Seda Ateş
Kapının ardından duyuyorum ayak seslerini; tak… tak… tak… Bastonu elinde vuruyor sert sert yere; yerin derisi yüzülmez mi bu öfkenin altında? Anlamıyorum yeri de onu da. Elini cebine attı; anahtarları duyuyorum. Bir avuç paslı demir anahtar, cilveli şıngırdıyorlar birbirlerine. İçlerinde en çelimsiz olanı çekmecenin anahtarı; onun dışında hepsi büyük demir halkalarla birbirine bağlı, o ise onlardan ayrı. Yaklaşıyor ayak sesleri; düz, nasırlı, kalın fil ayakları vuruyor yere güm güm güm. Eskimiş, yaması sökülmüş boz gri çorapları “El çek bizden,” diyorlardı geçen gün ama olmazdı; ihtiyar onları bırakamazdı. Lime lime olana dek giyilmeliydi çoraplar. Gürültüler birlikte: tak, şıngır, güm… Hah, işte öksürük de geldi; boğulurcasına, balgamlı, sarsıcı bir öksürük. Şimdi kambur bedeni sallanıyordur öne doğru giderek, eğilerek. Artık yürüyen bir orkestra gibi şıngırdıyor, öksürüyor, bastonu vuruyor, fil ayakları yeri dövüyor. İki adımlık mesafeyi alamıyor yaşlı, yorgun, hasta; kapıya vuruyor bastonuyla.
– Aç oğul! diyor.
Açmayacağım.
– Oğul! diye bağırıyor.
Biliyorum, kalkıp açmasam kızacak bana.
– Çekmeceyi aç, diyecek.
Ne var o çekmecenin içinde? Bana hiç göstermez; odadan çıkarır beni, kendi oturur başında uzun uzun. Akşam işi bitince çağırır beni:
– Oğul, gel kilitle, der boğuk sesle.
Kalın, romatizmalı parmakları o küçük anahtarı tutamaz; eklem yerleri düğüm düğüm, siğilli. Bana açtırır, bana kapattırır çekmeceyi; içini göremem. İçi sır. İçi bilinmez. Bir gece çok uğraştım. O yattıktan sonra ince bıçak ucuyla kilidi yokladım. Açılmadı çekmece; ağzı mühürlü, inatçı, ketum, eski, tıpkı kendi gibi. Benim odamda durur çekmece; bana bakar kısık gözleriyle. Alay etmez, küçümser. Öfkelenir, ters ters bakar; sevmez beni onun gibi.
Yine sesleniyor bana. Çok öksürüyor ama yine de:
– Oğul, gel… Diyor boğularak.
Elleri daha da eğilmiş; zor tutuyor bastonunu.
– Kilitle! Diyor buyurgan. Daha çok öksürüyor, daha çok boğuluyor.
Anahtarlar dökülüyor önce yerlere, sonra baston düşüyor elinden.
– Su… diyor. Su.
Bardakta benim suyum var. Ona bakıyor, elini uzatıyor; suyumu onun kara dudaklarıyla paylaşmak istemiyorum. İçim bulanıyor. Çekmece bana bakıyor, beni yargılıyor.
Yere düşüyor sonunda, kambur bedeniyle. Artık öksürmüyor; cılız bir nefes çıkıyor boğazından. Sanki ölürken daha da küçülüyor. Üstelik daha da çirkin, daha da yaşlı. Zaman onu siliyor.
Çekmece aralı; çekip açacağım, göreceğim içindekileri. Uzatıyorum genç ve güzel, canlı parmaklarımı. Açıyorum yavaşça; bir elimde anahtar. Korkarak bakıyorum çekmeceye. Soğuk, buz gibi bir nefes tütüyor içinden; yırtık fotoğraflar üst üste, ölmüş yüzler, yarım kalmış bakışlar… Kenarda bir kese, bir tütün tablası yanında. Ne anlamsız bir çekmece.
Tek tek boşaltıyorum hepsini yere. Bir dürbün çıkıyor içinden. Bakıyorum dürbüne; içinde başka bir dünya. Hiç göremediğim düşler var sanki içinde. Bakıyorum sabaha kadar. Bakıyorum hep. Zaman sığmıyor odama. Düşler gerçekliği kemiriyor duvarlarda.
Ben, o karanlık dünyanın içine çekiliyorum.
Çekildikçe küçülüyorum.
Çekildikçe kamburlaşıyorum.
Ellerim eğiliyor, öksürüyorum.
Bırakamıyorum elimden düşlerimle dolu dürbünü. Bakıyorum uzun uzun; öksürüyorum boğuk boğuk. Artık ayaklarım nasırlı, dudaklarım kara. Bakıyorum öyle; baktıkça öne doğru eğiliyorum. Kalkamıyorum yerimden. Önce anahtar, sonra baston düşüyor elimden. Bastonumu bulamıyorum. Anahtar şıngırdıyor. Uzanıyorum yere. Düşler içimde büyüyor yavaş yavaş.
Ben düşlerimin içinde yok oluyorum, küçüle küçüle…


