Nisa Nur Yılmaz
Eğildi, yerdeki beyaz minik çiçekleri toplamaya başladı.
“Bunlar da ne?” diye sordum.
“Kimyon çiçeği.”
Gülümsedi. Eflatun yazması omuzlarına düşerken rüzgâr kıvırcık saçlarını savurdu.
“Bir vakit,” dedi, “burnu havada, kibirli bir sadrazamın kızı hastalanmış. Dört bir yandan hekimler çağırmış. Kimse çare bulamamış. Yoksul bir çingene çıkagelmiş, şifanın çiçeklerde saklı olduğunu söylemiş. Sadrazam inanmasa da hemen laleler, sümbüller, güller toplatmış… Fayda etmemiş. Öfkesinden çingeneyi idam ettirmiş. Sonra ormanın içine camdan bir oda yaptırmış, kızını da çiçeklerin ortasına bırakmış.”
Bir an sustu.
“Bir gün kızının yanındayken mendilini düşürmüş. Eğilip alırken daha önce görmediği o küçük beyaz çiçekleri fark etmiş. Hemen toplatıp kaynatmış. Kızı gözlerini açmış.”
“Kimyon çiçeği miymiş?” dedim.
Omuzlarını silkti.
“Kim bilir?”
Bir süre daha topladı. Ellerindeki nasırlara, tırnaklarındaki toprak kirlerine aldırmıyordu. Nihayet avucundaki demetlere bakıp:
“En çok işe yarayanlar, en az görünenlerdir,” dedi ve bana uzattı.
“Kaynatıp yarana sürersen şifa olur.”
“Her yaraya şifa olur mu?” dedim.
Bir adım yaklaştım. Kıvırcık saçları iyice kabarmıştı. Yanakları kızarmıştı. Bir adım daha attım. Bana bakmıyordu.
“Gönlümde açtığın yaraya da şifa olur mu, Kimyon Çiçeği?”
Başını kaldırıp bana baktı. Avuçlarındaki çiçekler ayaklarının dibine döküldü. Bir adım geri çekildi. Sonra bir adım daha. Ardından dönüp koştu. Eflatun yazması rüzgârda yere düştü.
Eğilip aldım. Beyaz çiçekleri arasına sardım.
Ertesi gün yine büyük çınarın altına gittim. Yazması elimdeydi. Bekledim. Gün bitti, gelmedi. Gece çökünce dayanamadım. Eve döndüm. Sokak lambasının ışığı pencereye vururken diz çöküp resmini çizdim.
Kıvırcık saçlarını… Burnundaki çilleri… Küçük altın küpesini…
Resim başucumda dururken ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum.
Birden kendimi ayçiçeği tarlalarının ortasında buldum.
“Bulsana beni!” dedi.
Gülüyordu. Sesi uzaklardan yankılanıyordu. Güneş tepemdeydi. Nefesim kesiliyordu. Sesin geldiği yöne doğru koştum. Biraz daha… Biraz daha… Tam elini tutacaktım ki yere kapaklandım.
Sabah ezanı tahta pencereden içeri rüzgârla birlikte süzülürken gözlerimi açtım. Atletim sırılsıklam olmuştu. Bahçedeki çeşmeye gidip başımı akan soğuk suyun altına tuttum. Serinlik bana onun gülümsemesini hatırlattı. İstemsizce gülümsedim.
Sarı Bakkal’a girdiğimde öğle bile olmamıştı. İçerisi dışarıya göre serindi. Dolaptan limonlu gazozumu aldım.
“Daha ne kadar buradasın, gazetacı?” diye sordu Sarı Ağabey.
“Ben sana bir şey sorayım mı?”
Alnındaki teri silerken başını salladı.
“Sana neden Sarı diyorlar?”
“Ben güççükken sapsarıymışım. Bu güneş, ah bu güneş… Beni karartmış.”
Cebimden çizdiğim resmi çıkardım.
“Bu kızı tanıyor musun?”
Resme uzun uzun baktı.
“Çingenelerden bu. Yazları tarlalara gelirler. Onlara benzettim.”
“Nerede kalırlar?”
“Köyün dışında, çadırlarda.”
“Eyvallah, ağabey,” deyip çıktım.
Yoldan geçen bir traktörün arkasına bindim. Taşlı yolların sarsıntısında avuçlarımdaki kâğıt titriyordu. Gazozun şekerli tadı genzimi yaksa da serinletiyordu.
Köyün dışına vardığımda indim. Alnımdaki teri bez parçasıyla sildim. Ağustos sıcağı hakkını veriyordu.
Çadırlara ulaştığımda orta yaşlı bir adam karşıladı beni.
“Hayırdır?”
“Birini arıyorum.”
“Kimi?”
Kırışmış resmi uzattım. Adam baktı.
“Neden arıyon bu kızı?”
“Bana bir ilaç tarifi vermişti. Görmem lazım.”
Bir süre sustu. Sonra:
“Git şimdi. Akşam gel,” dedi.
“Neden?”
“Görürsün.”
Arkasını dönüp uzaklaştı. Ben de bir ağacın gölgesine oturdum. Ne zaman uyuduğumu hatırlamıyorum.
Müzik sesleriyle uyandım. Hava kararmıştı. Çalgılar çalıyor, insanlar gülüyor, ışıklar yanıyordu. Yutkundum. Derin bir nefes aldım. Sonra çadırlara doğru yürüdüm.
Yine aynı adamla karşılaştım. Beni tanıdı. Kalabalığın ortasını işaret etti.
Orada oynuyordu. Turuncu eteği dönüyor, kabarık saçları yüzüne yapışıyordu. Dudaklarında kırmızı ruj vardı. Gülümsüyordu.
Kalbim hızla atmaya başladı. Gözlerim doldu. Sonunda bulmuştum onu.
Göz göze geldik. Bir an durdu. Beni tanıdı. Sonra dansını bitirip yanıma geldi.
“Yine mi sen?”
“Ben seni arıyordum, Kimyon Çiçeği.”
Kaşlarını çattı.
“Sana kaç kere söyleyeceğim? Ben Kimyon Çiçeği değilim.”
“Ne diyorsun? Beni hatırlamadın mı?”
“Hatırlıyorum.”
Sesi sertleşti.
“Her gün gelip aynı şeyleri söylüyorsun.”
Donup kaldım.
“Ne demek her gün?”
“Yeter artık.”
Bir adım geri çekildi.
“Ben seni ilk kez görüyorum.”
“Hâlâ öyle sanıyorsun.”
Göğsüm sıkıştı. Nefesim daraldı. Etrafımdaki sesler uzaklaşmaya başladı. Dizlerimin bağı çözüldü. Yere düştüm.
Sonrası karanlıktı.
Gözlerimi açtığımda beyaz fayanslarla kaplı bir odadaydım. Ellerim yatağın kenarlarına bağlanmıştı.
Kapı açıldı. İçeri kıvırcık saçlı genç bir hemşire girdi. Elindeki küçük vazoya beyaz çiçekler yerleştirdi. Sonra bana dönüp gülümsedi.
“Günaydın. Kendinizi nasıl hissediyorsunuz?”
Sustum. Odaya bakıyordum.
“Size sevdiğiniz çiçeklerden getirdim.”
“Ne oldu bana?”
Dosyasına birkaç şey yazdı. Sonra ellerime baktı. Ben de baktım. Ellerim yara içindeydi. Tırnaklarımın arasında toprak vardı.
“Dün bahçede yürüyorduk.”
Vazodaki çiçeklere baktı.
“Bu beyaz çiçekleri görünce toplamaya başladınız.”
Sustum.
“Sonra toprağı ellerinizle kazdınız.”
“Ne anlatıyorsun sen?”
Derin bir nefes aldı.
“Çingene nerede?” diye bağırdım.
Sesim odamda yankılandı.
“Ben gazeteciyim.”
Hemşire başını eğdi.
“Yine gazeteci olduğunuzu mu düşünüyorsunuz?”
Elindeki enjektöre baktım. Kalbim hızlandı.
“Kimyon Çiçeği’ni bulmam lazım.”
Hemşire gözlerini kapatıp açtı. Üzgün görünüyordu.
“Korkmayın.”
İğneyi koluma batırmaya çalıştı.
“Daha iyi hissedeceksiniz.”
O sırada kapıya dönüp seslendi:
“Sarı Ağabey, gelir misin? Direniyor. İğnesini yapmam lazım.”
Başıma bir ağrı yayıldı. Gözlerim ağırlaşmaya başladı. Son kez vazodaki beyaz çiçeklere baktım. Bir anlığına aralarında eflatun bir yazma gördüm sanki.
Sonra her şey karardı.


