Latif Kocalar
Hoş geldin diyen gözler her zaman çıkmıyor insanın karşısına. İçeri girer girmez yaşadıklarına karşın yüzünün ifadesi değişmemişti. İnsanların onu üzemeyeceğini bildiği kadar güçlenmişti belki de. Garsonun “buyrun” demesiyle başladı her şey. Genç çocuk sandalyesini sürerek restorana girdi. Herhâlde garson onu buraya yakıştırmamış olacak ki suratsız karşılayıp tersledi. Boş masalar olmasına rağmen dolu olduğunu söyleyip duruyordu. Müşterilerin bakışıyla onu içeri almaya karar verdi. Çünkü çoğunluğunun kendisi gibi düşünmediğini anlamıştı. Toplumda böyle değil miydi zaten? Bir şey yaparken ve düşünürken yaptıklarımızı değiştiren ile usulden yönlendiren.
Restoranın tam ortasında bir boşluk bulunuyordu; üzerinde ışıkla uyumlu kırmızı halı ve onun üstünde de sade şık bir piyano. Müzisyen için şatafatlı ama ufak olan bir tabure vardı. Bu alanın etrafına dikdörtgen oluşturacak şekilde masalar yerleştirilmişti ve tek bir ayarda olan masaların üzerinde beyaz kumaşlı örtüler vardı. Garson genci kapıya yakın masalardan birine aldı. Ben de o sıra söylediğim somon balığını aşkla mideme gömüyordum ve bir taraftan da etrafı seyrediyordum. Öyle sürekli insanları izleyenlerden olmasam da özellikle böyle anlarda, yalnız dışarıya çıktığım zamanlarda, insanların hayatlarını okumaktan hoşlanıyordum. Her ne kadar tavsiye etmesem de -çünkü fazlası deliliğe giriyor bunun- zihni ve ruhu besleyen bir durumlardandı ve kendi yaşadıklarım bir kenara dursun, artık başkalarının hayatlarından da dersler çıkarıyordum.
Garson diğer arkadaşını çocuğa yönlendirdi. Ne konuştular duymadım fakat dudaklarını okuyordum. Sipariş verirken delikanlı, garsona sanırım piyanoyu sordu. Garson da sadece cumartesi akşamları piyanistin geldiğini ve gece yarısına kadar misafirlere çaldığını söyledi. Genç çocuk hayatında hiç piyano görmemiş gibi incelemek için garsondan izin istedi. Garson bu durumdan hoşnut olmasa da en fazla bir iki tuşlara basıp bırakacaktır düşüncesiyle gence inceleme iznini verdi.
Yemeği bitirince ellerimi yıkamak için masadan kalktım. Bu sırada garson çayımı getirmişti, masaya bırakmasını söyledim. Kulaklarım mızmızlanıyor, gözlerim sanki “şimdi sırası mıydı elini yıkamanın?” diyordu. Lavabodan uzaklaştıkça beni esaretine alan müzik beni kendimden geçirdi. Çocuğun parmakları tuşlar üzerinde adeta dans ediyor ve ben şaşkınlığımı unutuyordum.
Hiç belli etmeden masama oturdum. İnsanlar hayrete düşmüşlerdi, yalnız değildim. Pür dikkat hepimiz genç adamın çaldığı parçayı dinliyorduk. Şaşkınlığımızı da usulden örtüyorduk.
Genç çocuk Claude Debussy’nin en sevdiğim parçasını çalıyordu: Clair de Lune… Ay Işığı… Notalar havada süzülürken ben yalnızlığıma sarılıyordum. Zihnimin bulanıklığı yerini huzura bırakmış gibiydi. Sessizce etrafımı incelesem de sürahiden boşalan su misali akıyordum zamansız düşlerime. Tinime yapışmış anılarım bir bir dökülüyor ve vuzuha eriyordum.
Parça biter bitmez aniden arkası kesilmeyen alkışlar kopmuştu. Sessizliğimi bozmak için iyi bir fırsattı bu. Çayımın son yudumunu çekip çocuğa doğru gittim.
“Tebrik ederim, hayatımda duyduğum en güzel tınıydı ve hiç beklemiyordum.”
Çocuk gözümün içine baktı. “Rica ederim.”
Enes’miş adı. Biraz hoşbeş ettikten sonra ayrıldım oradan. Saat de epey olmuştu zaten. Unutmayacağım bir akşam daha olmuş ve ben yine evime dönüyordum. Şu gıcık garson, acaba tepkisi nasıl olmuştu. Herhalde kıskançça izlemiş olmalı. Böyleleri gücü kendine yeteni ezer zaten. Keşke o da benim gibi hakikati görebilse. Enes’e ne demeli peki? Belli ki bir tohum gibi çatlamış filizleniyor. Yarın da büyüyüp açacak, çiçekleri de etrafa güzellikler saçacak. Gün gelecek soğuyacak, donacak ve kuruyacak. Öylesine kuruyacak ki toprağa düşerek batacak ama her seferinde çoğalarak yine yeniden çatlayacak.
Bugün de umutluyum yarına. Baksanıza hâlâ iyiler var dünyada…


