Figen Günlü
Ayaklarımı buz gibi bir el tutuyor. “Gitme,” diyor sanki; “Hayır, kal! Hayır, beni de al!” Nereye? Dipteki o karanlık sessizliğe mi? Kaçıncı adımım bu? Saymayı kaçta bıraktım? Yedi miydi, yetmiş mi? Bileklerime dolanan buz gibi su değil, zamansız bir hesaplaşma. Denizin sevgilisi gibi göğe kaldırıyorum başımı. Bir bıçak yarası gibi yanıyor ufuk; gökyüzü kanıyor denizin aşkından. Ufukta beyaz yelelerini şahlandırıp üzerime doğru dörtnala koşan köpüklü süvariler gibi her bir dalga…
İki dalga yükseliyor uzaktan. Diz boyu, berrak ama kararlı kavislerle yaklaşmaktalar. Birincisi ayak bileklerime vuruyor, kumu tabanlarımın altından sinsi bir çabayla kaydırıyor. Tıpkı hayata ilk kırıldığım gün gibi… Ardından ikincisi geliyor; bel boyu, köpüklü, gürültülü bir duvar. Göğsüme çarpıyor sertçe; yılların dipte bıraktığı ağır çökeltiyi zorla bedenime zerk etmeye çalışıyor. İçinde unutulmuş sözler var bu dalganın; kaybolan anılar, sürüklenen hatıralar var. Soluğumu kesiyor. Sular yükseliyor gitgide. Durmalı mıyım, yoksa dalgalara göğüs mü germeliyim?
Ve ardından bir dalga daha… Boyumu aşan, gökyüzünü kapatan kapkara bir dev. Başımın üzerinde bir çatı gibi bükülüyor. Korkunun, çaresizliğin, yıkımın şahlanışı bu. Bir an her yer karanlık, bir an her şey su… Akıntı, rotasız bir tahta parçası gibi savuruyor beni. Kayalara çarpıyorum sanki; keskin köşelerim törpüleniyor, yıpranmış ruhumun işe yaramaz kabukları soyuluyor. Sanıyorum ki o dev dalga hiç dinmeyecek; nefesimi kesip ciğerlerime dolan bu tuzlu karanlık hiç bitmeyecek…
Dalga en yüksek noktasına vardığı an, kendi ağırlığına yenik düşüyor. Birkaç tane daha dev dalga üzerimden geçip gidiyor. Köpükler duruluyor. Boğulmuyorum; aksine, suyun dibinde yatan gerçeklerle yüzleşiyorum. İçi boş bir deniz kabuğu gibiyim şimdi. Dışarıdan taş gibi dimdik ama içindeki fırtınanın uğultusuyla çınlayan…
Su, korkak bir gölge gibi çekilirken kıyıda ıslak, simsiyah bir çakıl taşı kalıyor. Avucuma alıyorum. Yüzeyi pürüzsüz. Deniz onu dev dalgalarla hırpalayarak, kayalara çarpa çarpa, üzerindeki tüm fazlalıkları söküp parlatarak bu hâle getirmiş. Bir çakıl taşı kadar kalabilmek fırtınanın ortasında… Eksilerek tamamlanmak…
Dönüp arkama bakıyorum, adımlarım silinmiş. Dalgalar hepsini yutmuş; kederi de amansız izleri de. Anlıyorum şimdi: Deniz her zaman almazmış, bazen insanı kendi geçmişinin yükünden de azat edermiş. Cebimdeki resmi, anahtarları ve parmağımdaki küçük celladı çıkarıyorum. Islak kumsala, suyun köpürdüğü sınır çizgisine bırakıyorum; eskinin yükü suların altında kalsın diye. Masum, nazlı bir dalga usulca gelip derinlere çekiyor bıraktıklarımı.
Kıyıdan uzaklaşıp birkaç adım ötede duran tahta banka oturuyorum. Güneş ufukta tamamen kaybolurken hırçın rüzgâr yerini nazlı bir serinliğe bırakıyor. Karşıdan seyrediyorum dalgaları şimdi. Her biri bir devri kapatıp yenisini açan dilsiz birer elçi gibi… Ve dalgalar öğretiyor yine: Ne kadar yükseğe şahlansa da hiçbir fırtınanın sonsuza dek sürmeyeceğini…


