TUBA AYŞE ÖZGÜR İLE KURGU DÜNYADA MODA
Karakter önce kendini giyer. Çünkü dünya ile kuracağı mesafeyi, daha konuşmadan belirlemek zorundadır. Kostüm, karakteri temsil etmez; onu üretir. Bazı karakterler vardır önce sesini değil, kumaşını duyarız. Yürüyüşünden önce eteğinin sürtünmesini, cümlesinden önce düğmesinin rengini. Kostüm, bedeni örtmez ona bir hafıza giydirir. Karakter daha konuşmadan geçmişini, sınıfını, yarasını ve arzularını fısıldar. Bu yüzden sinema ve edebiyatta kostüm, aksesuar değil aslında karakterin sessiz biyografisi olur.

Derinin üstüne çekilen her katman, her tür kumaş mutlaka dışarıya bir hikâye sızdırır. Kimi zaman yalnızlık, kimi zaman şöhret veya güç hikâyesi yazılır. Kahraman, kostümünü seçmez. Kostüm, kahramanı seçer. Çünkü giysi çoğu zaman bilinçli bir tercih değil, karakterin kaçamadığı geçmişinin dışavurumudur. Travma, sınıf, arzu ve utanç… ilk olarak bedene, oradan kumaşa siner. Ve seçilen her kumaş, karakterin kaderine küçük bir ilmek atar.
Edebiyatta bu ilmekler çoğu zaman kelimelerle dokunur. Anna Karenina’nın kürkü, yalnızca soğuğa karşı değildir, toplumun bakışına karşıdır. Anna’nın bedeni, o kürkün altında hem korunur hem de görünür olur. Kürk, onun ait olduğu sınıfı gösterirken, aynı anda bu sınıfın onu nasıl boğduğunu da anlatır. Giysi burada çelişki taşır. Sıcak tutar ama nefessiz bırakır. Tıpkı karakterin kendisi gibi.

Edebiyatta kelimelerle dokunan bu sessizlik, sinemada görsel bir disipline dönüşür. Sinema bu sessizliği daha görünür kılar. The Great Gatsby’deJay Gatsby’nin kusursuz takımları, onun geçmişini silme çabasıdır. Her ütü izi, yoksullukla arasına çekilmiş bir çizgi oluşturur. Parlak kumaşlar, karakterin içindeki boşluğu kapatmak yerine, aksine onu daha da belirginleştirir. Gatsby’yi hatırlatan şey, söylediği sözlerden çok, o sözleri söylerken üzerindeki takımın kalıbı olur.

Ama bazı karakterlerde kostüm, statüyü gizlemek için değil, acıyı taşımak için vardır. Bazen giysi, karakterin bedeniyle değil, ruhuyla ölçülür. Frida’da, Frida Kahlo’nun geleneksel elbiseleri, estetik bir tercih olmanın ötesindedir. Bedensel acıyı saklamak için değil, onu bir kimliğe dönüştürmek için vardırlar. Renkler, ağrının yerini değiştirir. Korseler, kırılmış bir bedenin dünyaya tutunma biçimi olur. Kostüm burada, yarayı gizlemez ona yaşamak için nefes verir.

Fakat kimi dünyalarda estetik tamamen çöker; geriye yalnızca hayatta kalma bilgisi kalır. Ve giysi, kelimenin tam anlamıyla karakterin kendisine dönüşür. Mad Max: Fury Road’da paslı deri parçaları, metal aksesuarlar ve işlevsel giysiler, karakterlerin konuştuğu tek dildir. Bu dünyada giysi, hayatta kalma bilgisidir. Kim olduğun, ne giydiğinle değil, neyi taşıyabildiğinle anlaşılır. Giysi, karakterin ahlâkını bile belirler. Karakter koruyan mı, saldıran mı bize tanımlar hale gelir.

Neden bu kadar önemli diyorsanız eğer, kostümün karakter yaratmadaki gücü, onun zamansızlığından gelir. Çünkü giysi, bir dönemi değil, bir varoluş hâlini temsil eder. Yazar ya da yönetmen, karakteri giydirirken aslında ona bir duruş verir.
Omuzları düşük bir palto, dünyaya karşı eğilmiş bir sırt demektir. Dar bir elbise, nefes almanın bile bir mücadele olduğu bir hayatı anlatır. Sıkışmışlığın metaforu. Geniş cepler, saklanan sırların büyüklüğünü. Öyleyse karakterin iç sesi diyebilir miyiz? Kıyafet, karakterin söyleyemediğini söyler. Ve evet iç monoloğun sustuğu yerde devreye girer. Bu yüzden bazı karakterleri gözümüz kapalı tanırız. Bir silüetten, bir renkten, bir dokudan. Çünkü kumaşlar, karakterin hafızasını oluşturmuştur. Ve hafıza, en çok bedene yakın durur.
Belki de bu yüzden, iyi yazılmış ya da iyi çekilmiş bir karakteri hatırladığımızda, önce yüzü değil, ne giydiğini anımsarız. Ve bazı kostümler, gözümüzde canlanır karakterleri hatırlatır. Yüz silinir, söz dağılır ama kumaş hafızada kalır.


