Mahinur Çenetoğlu
Fatma hanım kaşlarının arasından saçlarına doğru derin çizgilerle kaderine yol yapan alnını kırıştırmış, dudak kenarlarını aşağıya doğru sündürmüştü. Bir yandan divanların altını silerken, ağzından çıkan ıh ıh ıh sesleriyle senkronize şekilde vücudunu, kafasını sallıyor, çatlamış, morarmış eli bezin ucunda diplere doğru uzandıkça söylenmelerinin tonu bir iniyor bir çıkıyordu. “Gebermeyesice, ermeyesice cüce. Bi boka da yarasa bari, keşke. Bunun evinde kabuklu yumurta yenmez. Ben olmasan bok içinde badem ezmesi öyle kokuş kokuş oturur.”
Sustu, dizlerinin üzerinde doğrulurken etrafta kimsenin olmadığından emin olarak başındaki beyaz tülbentini düzeltti. Sesini alçaltarak sokranmaya devam etti: “Ah benim gül gibi evladım, düştü bu pasaklı karının eline.”
Fatma’nın kocası üç kızın öncesinde de sonrasında da oğlan çocuk derdine düşünce adaklar adayarak sonunda muratlarına ermişler ancak adamcağızın kaderi bu ya, saadeti sadece bir yıl sürmüştü.
Mavişim daha yeni baba baba diyecekti ki bizim herif hakkın rahmetine kavuştu. Aman herif de göçtü gitti bu dünyadan, yalan olmasın ama yokluğunun farkına bile varmadım Ha var ha yok, anca çocuk doğurdum, gözümü mü açtım sanki. Hep gebe, hep gebe geçti gitti güzelim yıllarım. Kızlar önemli değil, onlar birbirlerini büyüttüler zaten. Ama benim Mavişim öyle mi? Gözünün yağını yediğim, güzel oğlum. Kibar oğlum, ben onu pamuklara sardım sarmaladım da koynumda büyüttüm. Herif de göçüp gittikten gayrı, vallahi yalan olmasın yedi yaşına geldi de anca çekti elini mememden, öyle asılır uyurdu. Ah Mavişim ah şimdi o kara karının keçi memesi gibi memelerine de asılıyor mudur acaba?
Kızarmış yanakları ile etrafına suçlu suçlu bakarken içinden geçenleri sanki sesli söylemiş gibi utandı Fatma. Aslan parçası gibi oğlunun yanında koltuk çantası gibi kızı gördüğünde “Mavişim, ayol bu kız bildiğin cüce” diyecek olmuştu da Mavişinin haşin bakışlarıyla yüreğinin ortasına düşen kor alevleri söndürmek için galon galon su içmesi, o sularda yıkanması gerekmişti. Yine de sönmemişti ciğerinin yangısı. Karşı komşusu Hacer’e koşmuştu. Lafı döndürüp dolaştırıp Mavişinin bulduğu kıza getirmiş, biraz ağlamış, biraz kızmış, az biraz isyanlar ve baş kakınçlarıyla komşusundan onay beklemişti.
“Bi kere boyu kısa, bundan karı mı olur ayol, hem nasıl doğuracak, çatısı da çok dar.” diye o sırada siyah beyaz camda izlediği aşk masalından gözlerini alamayan ve boyu bir hayli kısa olan Hacer ‘Aşk olsun Fatma, boyun ne önemi var, önemli olan işlevi dememişler mi? Anlaşıyorlarsa niye sorun olsun ayol’ diye kadının lafını ağzına tıkıvermişti. Hacer’den de yüz bulamayan Fatma, kapıdan çıkarken bile söylenmeye devam ediyordu.
“Besle büyüt, gelsin elin cücesi aslan gibi oğlunu alsın götürsün. Gördün mü sen olanı Hacer huuu gördün mü?”
Hacer hiç görmemiş, tüm enerjisini televizyondaki aşk filmine, hırsını da önündeki çiçekli çinko tabaktan yediği ay çekirdeğine vermişti. Fatma’yı memelerine onca asılmanın hatırına bile dinlememişti biricik oğlu.
“Tamam sen gelme, ben gider kendim isterim, yok benim kimsem derim, zaten yalan da değil babam olsaydı bunlar olmazdı. Kayın babama beni evlat alın derim, hatta iç güveysi olurum ne olacak.”
Fatma bu lafları duydu da duymaz olaydım diye gizli gizli oda köşelerinde uğunduğu ile kaldı. Elleri böğründe çaresiz boynunu büktü. Ailenin birkaç ileri geleni ile düştüler yola.
Cüce, cüce Allah bilir neler etti oğlana da aldı aklını başından, götü yere yakından her zaman korkacan derdi anacım, tövbe tövbe. Allah’ın emri Peygamberin kavli ile evinde oturacak iki sandalyesi bile olmayan dünürlerinde yangından mal kaçırır gibi takıverdiler yüzükleri.
“Çok uzatmayalım bizim buralarda kız kısmısı uzun nişanlı kalamaz” dedi kızın babası.
“Evet kalamaz laf söz olur, hem de siz şehir dışındasınız olmaz” diye lafa karıştı anası.
Fatma Mavişinin ana baba diyeceği bu insanlara uzaktan uzaktan baktı, içi çekildi. Neyse en azından iç güveysi falan olmadı, benim hassas duygusal oğlum. Vallahi derdimden ölürdüm.
Düğün dernek hızlıca kuruldu, Fatma kafasındaki bin bir tilkinin kuyruklarını birbirine değdirmemeye çalışıyordu.
“Emine kız Emine, gözün çıkmaya emi, ne diye çıkardın şimdi bu yemek takımını, kafayı mı yedin sen?”
“Ana Mavişim evleniyor yaaa, söyle güzel bir sofra kurmayacak mıyız gelene geçene. Ayıp olmaz mı?”
Fatma’nın en büyük kızı Emine anasının ateş saçan yüzüne hayret nidaları ile bakakaldı.
“Ana bana bak hele ne bu surat ne delleniyon sen hayırdır? El alem ne der, kalk hele düğün dernek kurulacak.”
“Amaaan boş versene sen, ben o varoşlara sofra neyim kurmam düğünse düğün hadi ne bulurlarsa onu yesinler.”
“Ana, eller ne der, biricik oğlunu everiyor da bir tatlı bile ikram etmedi demez mi? Etme kurban olayım, hem bak Mavişim de çok üzülür.”
“Üzülsün. O cüce kıza sevdalanırken bizim ne çok üzüleceğimizi hiç düşünmedi tabii.”
“Ana kız seni gören de üstüne kuma geliyor sanacak. Ayıp ayıp hadi kalk kalk, evlat hatırına çiğ tavuk yenir diyen sen değil miydin? Anne, kız anne indir o bacaklarını, sen koskoca düğün sahibisin olur mu öyle şey? Kadına bak ya bacaklarını uzatmış, rezil olacağız rezil.”
Emine, düğünün ortasında annesinin iki sandalyeyi birleştirip uzattığı ayaklarını zorla indirmeye çalışıyordu.
“Aman be niye rezil olacakmışız, kimin umurunda kakaladılar ya bizi cüce kızlarını benim bacağımı uzatmamla kim ilgilenir, hatta varlığımı yokluğumu bile umursamazlar, bak bak bir kişi bile nerde bu oğlanın anası diyor mu?”
“Anne zaten kuaförde olay çıkarmışsın, Mavişimi zor tuttum, gelin kız ağlamış.”
“He kahpe ağlar suçunu bağlar, ne varmış ağlayacak Allah Allah, bana haber vermeden gitmişler saçlarını başlarını yaptırmaya, eşek başı mıyım ben burada. İyi oldu hesabı da kendileri ödediler. Hatta bak ben de yaptırıverdim o arada. Araya katıştırıverdim kendimi oh olsun.”
“Anne bak bu işin sonu iyi olmaz demedi deme ha!” diye boşuna konuştu Emine.
Bana ne, çok iyi oldu, daha dur, daha neler edeceğim ona hele bir gelsin evime, onu hizmetçi gibi çalıştırmazsam bana da Fatma demesinler. Mavişim ah Mavişim sana hiç kıyamıyorum hiç
Ya çatısı dar dedin, karı olmaz dedin ya bak zart diye dokuz ayda verdi kucağına bebeği ah Fatma ah senden akıllısı da varmış ya oh olsun sana. Bildim canım ben, zaten oğlanın aklını başından almasından belliydi.
“Annecim o bilmiyor senin gibi temizlik yapmayı, ne yapsın? Böyle güzel yemekleri pişirmeyi de bilmiyor, hem ben senin yemeklerine bayılıyorum biliyorsun. Ama bak yoruluyorsan ben konuşurum yardım etsin sana, öğret sen de biraz. Çok akıllı kızdır hemen öğrenir.”
“Yok Mavişim ne yorulması çocuğum, siz mutlu olun yavrum, ben zevkle yapıyorum. Sen yeter ki yanımda ol .”
Öğretecekmişim nerde onda o kabiliyet, anlama özürlü cüce, anca uyusun fosur fosur. Ben biliyordum da yapacağımı yapamadım işte. Mavişim mutlu olsun yan odamda uyuyor nefesini duyuyorum içim rahat, ara sıra el ele oturuyoruz. Anacım eline sağlık diyor, yeter bana. Cüce fışıktırmasın da evladımla aram bozulmasın yeter. Ah prensesim babaannesinin kuzusu, gel şöyle kucağıma oh mis kokulum.
Bebek kucağında divanın üzerine uzattı bacaklarını Fatma, usulca yatırdı dizlerine yavaş yavaş sallamaya başladı, gözleri yarı açık tavana bakıyordu küçük kız, uykunun dayanılmaz ağırlığı ile pembe dudaklarının kenarındaki gülümsemeyle uyudu.
“Sinemaya mı gideceksiniz, gidin tabii çocuğum gidin, çıkışta da arkadaşlarınızla mı eğleneceksiniz, tabii yavrum, yok yok ne yorulması ben bakarım torunuma, hadi siz eğlenmenize bakın, ben ne güne duruyorum burada. Hadi selametle yavrum selametle.”


