Figen Ormancı
“Yok, onlar burada oturmuyor. En alt kat, kapıcı dairesi.”
Mustafa, bodrum katındaki kömürlükten bozma dairenin kapısını açtığında, üst kattaki komşularının yönlendirdiği arkadaşlarını karşısında görünce yerin dibine girdi. Rutubetten kararmış kapıyı açarken karşısında şaşkın şaşkın ona bakan üç gence ne söyleyeceğini bilemiyordu. Çok utanmıştı…
Mustafa’nın herkesten gizlediği kilitli çekmecesi hiç beklenmedik bir anda açılıvermişti. Onun içindekini kendisi bile görmek istemezken şimdi her şey ortaya saçılmıştı işte.
Peki neden kilitlemişti çekmecesini, neden gizlemişti? En iyisi kendisi anlatsın…
Yıllar önce, babama göre Tokat’tan gelip İstanbul’a yerleşmiş akrabalarımız, üstüne para verip “Hadi koçum, sana gıyağımız olsun,” diyerek bize Etiler’deki bu lüks apartmanda kapıcılık ayarlamışlardı. Bu büyük kıyak sayesinde elektrik bedava, su bedava, aidat yok, kira yok… Elimizi cebimize atmadan oturuyorduk.
Her şey çok güzel görünüyordu, değil mi? Tabii bu muhteşem semtin, bu muhteşem apartmanının da ev diye yerin altında, puslu, kasvetli, karanlık, ıslak kokulu tek göz odayı; altına lastikli basma geçirilmiş, yer yer kırık beyaz fayanslı bir tezgâhtan oluşan mutfağı; pencere diye tavanın hemen altında dışarıyı asla görmeyen demir parmaklıklı camı; her yerinden borular geçen duvarları ve zırt pırt öten ışıklı diyafonu saymazsak…
Yazıbaşı köyündeki evimizi düşünüyorum. Sokakta tavukları kovalayıp evlerin pencerelerinden konu komşunun uzattığı salçalı ekmeği leş gibi ellerimle mideme indirdiğim, üç numara traşlı arkadaşlarımla deli danalar gibi koşturup ölü fare gibi koktuğumuz; sümüklerimi el örgüsü kazağımın kollarına sıvayıp, eve akşam ezanı geldiğimde kazanda ısıtılmış su ve taş gibi sabunla annemin beni söylene söylene yıkadığı o günleri… Günlük güneşlik, neşeli, özgür günlerimiz geride kalmıştı.
Annemin inek sağıp yoğurt yaptığı o köy evinde al olan yanakları, her Allah’ın günü temizliğe çağırıldığı evlerde tuz ruhu, çamaşır suyu koklamaktan; apartmanın on kat mermer merdivenlerini iki büklüm silmekten sararıp solmuştu.
Ben ve ablam apartmandaki diğer çocuklar gibi değildik. Altı numaradaki Şükran teyze, bir gün ona temizliğe giden anneme “Hastayım,” diye beni yanında getirdiği için çıkışmıştı:
“Bak, bir daha çocuğunu getirme. İş yaparken bırak Salih bakıversin.”
Oysa ben bir köşede oğlunun eski oyuncağı Action Man ile sessiz sedasız oynarken içeride torunları ortalığı bağırış çağırış birbirine katıyordu. İlk o zamanlar bir şeylerin ters gittiğini anlamıştım ama ne olduğunu bilemiyordum o çocuk aklımla. Bana meyve suyu verip otuz kere “Bak, dökme sakın,” diye tembih eden komşumuz, eş dost çocuklarına karşı pek nazikti. Onlar bir hata yaparsa “Canları sağ olsun,” demekle yetiniliyordu.
Ara sıra apartman bahçesinde birlikte oyun oynadığımız çocukları evlerine çağıran komşularımızın kapılarına gittiğimde, benim elime pasta börek sıkıştırıp kapıdan göndermelerine alışmışken; ergenlik çağlarımda bunun ne kadar aşağılayıcı olduğunu idrak ettiğimde onlardan gelecek bir bardak suyu bile kabul etmedim.
İlkokuldayken babamın işi sorulduğunda “kapıcı” demenin beni bir sıfır geriden başlattığını anladığım anda bir karar vermiştim. Liseye başladığımda kendimi yepyeni bir kimlikle tanımlamak, babamın yaptığı işten bağımsız bir birey olarak beni tanımalarını sağlamak istiyordum. Öyle “apartman görevlisi” gibi zoraki ünvanlarla herkesin yaftaladığı baba mesleğini söylediğim anda gözleriyle beni sınıftaki en alçak koltuğa oturtmalarına izin vermeyecektim. Bu çemberin içinden çıkmak ve yeni bir Mustafa olarak gençliğini yaşamak benim hakkımdı.
Bu topluluğa önyargısız katılmak için babamın işi sorulduğunda “Serbest meslek” demek yetmişti işte. Bundan sonrası benim elimdeydi. Zaten çalışkan ve başarılı olmak beni sınıfın sevilen, aranan bir ferdi yapmıştı. Her teneffüste çokça okuduğum felsefe kitaplarından alıntılar yapıyor, onların hayranlık ifadeleriyle beni dinlemeleri gururumu okşuyordu. Ancak hayat okuldan ibaret değildi.
Eve geldiğimde yine o ait olmadığım çemberin içinde buluyordum kendimi. Beni gören apartman sakinleri hiç düşünmeden benden getir götür istemekte bir sakınca görmüyordu. Düşünsenize, hangi çocuktan babası doktor, mühendis ya da muhasebeci diye aynı sorumluluk beklenirdi ki? Benden umarsızca bekleniyordu işte. Bir keresinde sekiz numara beni görünce bakkaldan ekmek almamı istemişti. O gün kararımı vermiştim: artık herkes haddini bilmeliydi. “Dersim var,” deyip reddedince nasıl da olay olmuştu. Yönetim toplantısında bile gündeme getirilmiş, babama şikâyet etmişlerdi. Öyle ya, diğerleri gibi tonlarca para harcamak yerine bedava oturuyorduk onlara göre. Biz kimdik ki karşı çıkacak? Hiç kimse…
İşte Mustafa’nın ağzından dinlediğimiz hikâye de hayatının bu çekmecesinin neden kilitli kaldığını anlattı bize. Peki biz yeterince ikna olduk mu? Onu hâlâ yargılıyor ve sorguluyor muyuz? Ya kapının önünde ona şaşkın gözlerle bakan üç okul arkadaşı onlar bu durumu nasıl karşılayacak?
Arkadaşlarını bir anda karşısında gören Mustafa utanç içindeydi. Önyargılardan kurtulmak, gençliğini diğerleri gibi yaşamak, onlarla aynı sıradan hayata karışmak istemişti sadece. Şimdi karşısında suratına şaşkın gözlerle bakan arkadaşlarına neyi nasıl anlatacaktı? Onların gözünde bir sahtekârdan başka bir şey olmadığını düşünüyordu. Sadece merdivenin altında olmak istememişti; çünkü eğilerek değil göz hizasında bakmalarını istiyordu ona. Ne aşağıda ne yukarıda. Eşit şartlarda… Şu an da zenginlik özentisi bir ahmak olduğunu düşünmelerine kim engel olabilirdi ki?
Mustafa, her şeyin bittiği inancıyla kafasını kaldırıp arkadaşlarına baktı. Şaşkın bakışlarından sıyrılan gençlerden biri elindeki kâğıdı Mustafa’ya uzattı; “Mustafa, hoca grup ödevi verdi. Sen gelmeyince uğrayıp vermek istedik. Sunumu seninle hazırlamayı istiyorduk.”
Mustafa kâğıda utanç içinde uzanırken mırıldanarak, “Peki ya şimdi?”
“Nasıl?”
“Yani öğrendiniz işte… Beni daha fazla utandırmayın. Artık benimle çalışmak istemezsiniz sanırım.”
Kâğıdı uzatan çocuk arkadaşlarına bakarak kafasını salladı: “Mustafa bir konuşmamızda doğru zamanın öneminden bahsetmiştin. Hani hiçbir olayın ne vaktinden erken ne de geç olduğuna dair.”
“Evet,” dedi Mustafa kafasını sallayarak “Olması gereken zamanda…”
“Aynen öyle.”
“Anlayamadım ne anlatmak istiyorsun? Bu durumu açıklamak benim için çok zor, sanırım dinlemek de sizin için…”
“Haklısın Mustafa çok zor olacaktı ancak bizi buraya getiren sunum konusunu öğrenince neden zamanlamanın öneminden bahsettiğimi anlayacaksın. Oku istersen…”
Derin bir nefes alan Mustafa, ödevin konusunu okuyunca dudağında acı bir tebessümle derin bir iç çekti. Bu onun tüm sorularının ve beklentilerinin karşılığıydı.
Sunum konusu: ÖNYARGI VE EMPATİ…


