Nilgül Alpay Toparlı
Bukleli beyazlaşmış saçlarının arasına hüzünleri toplayıp, tepesinde lastik tokasıyla bağladı. Şifonyerin ilk çekmesinden gece kremini çıkardı, çizgileri belirmiş yüzüne aynanın karşısında parmaklarıyla iyice yedire yedire sürdü. Yüzündeki yılların yorgunluğu aynada belirgin bir şekilde görünüyordu. Rüzgâr silip süpürse de düşlerini gündüzün kargaşasında, uzak cümlenin sayfalar arası büyülü dünyasında hazırdı gece yolculuğuna. Yatağının yanındaki komodinin en alt çekmesinden hatıra defterini çıkardı. Yanında bulunan kurşun kalemi eline aldı. Sessizliğin verdiği ağırlıkların yolculuğuna çıkarken yatağına ilişiverdi. Yıllardır yazdığı anılarını sakladığı çekmecesinden çocukluğundan sıyrılıp gelen hayallerin canlılığı odayı kaplamıştı. En mutlu saatlerde ve içinin huzur dolu anlatımıyla kaleminden dökülen kelimeler sayfasına düşüyordu. Bir trenin penceresinden akıp giden bozkırların ortasında ağaçları, dere, tepe, ovaları, dağları hayranlıkla izliyor, telefon direklerinin hızla geçişlerini saymaya çalışıyordu. Gökyüzüne bakıp kendi dünyasındaki bulutlarıyla hayallerini buluşturdu. Güneşin parlaklığını görüyordu, bu da gözlerinin kamaşmasına sebep oluyordu. Kara trenin dumanı öyle etkiliydi ki, o anda is kokusuna karışmış demir kokusu burnuna kadar gelmişti. Köprüleri hızlıca aşıyor, karanlıkların tünellerinden bir solukta geçiyordu…
Babası Sivas garında hareket memurluğunda tren şefi görevindeydi. Dolayısıyla küçük kız trene her bindiğinde treni sahiplenirdi. Babasıyla gurur duyuyor, babasının severek yaptığı görevini, layıkıyla yerine getirmenin mutluluğunu yüreğinde yaşıyordu…
Kompartıman kendilerine ayrılmıştı. Annesi ve kardeşleriyle yolculuk yapmaları eğlenceli, bir o kadar da uzun ve meşakkatliydi. Annesi yolculuk için; çörek, köfte, yumurta haşlaması gibi kahvaltılık ve çocukları oyalayacak yiyeceklerden hazırlamıştı. Onları meşgul edecek oyunlar oynarken bitmek bilmeyen gündüz tren yolculuğu devam ederdi. Babasının pasosundan yararlanarak alınan kuşetli bölüm onların rahat yolculuk etmeleri içindi.
Sivas-Haydarpaşa Doğu Ekspres Trenin doluluk hali, koridorların gelip geçenlerin konuşmaları, kondüktörün “Bilet kontrol!”, diyerek her büyük istasyondan sonra gezinirken kapılara vurması, gözünün önünden çocukluğunun masumiyetiyle birleşiyor, adını koyamadığı, kalbinden gözlerine süzülen, yangının izlerini bilemediği hayalleriyle birleşiyordu.
“Kimseye bunu anlatamıyorum, anlatsam da anlayanlar olmuyor, kimse halimden anlamıyor,” diyordu içini çekerek, canındaki bu yangını, yüreğindeki bu ateşi söndüremiyordu.
Yıllar geçmesine rağmen her gece hatıra defterini eline aldığında babasının o feci kazasını hatırlayıp, dualar eşliğinde defterini kapatıyordu. 7 Haziran 1980 Kayseri Sarıoğlan ilçesinde meydana gelen iki trenin çarpışması sonucu babası yanarak bu dünyadan göçmüş, bıraktığı acının izleri kızında travmalara sebep olmuş, geçen yılların çokluğu bile ne yazık ki söndürememişti bu yanan ateşi. Sanki yanan yüreği dağlanmış ama közü alev alev hâlâ yanıyor, kendisi dünyanın merkezinde oturuyormuş da her yer, her şey yanıyor; kimse gönlümün dilinden anlamıyor diyordu. Gönül alfabesini kendisi yazıyor her gece, hece hece defterine, kalbinin acılarını bölüm bölüm cümlelerine sıralayıp, sonuna üç noktasını koyarak yazmayı sonlandırıyordu. Ta ki bir sonraki geceye kadar… Yavaşça doğruldu. Defterini ve kalemini, aldığı çekmecesine koyarak çocukluğunu sakladığı çekmecesini sessizce kapattı…
Kendini mutlu ettiğini zannettiği ama yüzüne değen o iki damla yaş ile tarumar olup dağıldığını, tuhaf, acımasız, mucizevi bu oyunu oynamayı, her gece ritüele dönüştürüp çocukluğunun hatıralarını sakladığı çekmecesinden vazgeçemediğini, ölünceye kadar da devamı geleceğini biliyordu…


