Burak Soyer
“Safran’ı yazarken üzerinde en çok düşündüğüm nokta belki de şu oldu: Bir insanın uzun yıllar boyunca taşıdığı öfkenin ve nefretin üstesinden gelebilmesi, bu duygulardan vazgeçebilmesi, kısaca affedebilmesi mümkün mü? Safran üçlemesinin okura başlıca mesajı bu: Gerçek özgürlük, insan affedebildiği anda başlar. İntikam insanı yola çıkarabilir ama onu eve döndüren çoğu zaman affetmektir.”

Neslihan Stamboli’nin son kitabı “Safran: Laki’nin Sevdası”, Ayrıkotu Yayınları etiketiyle yayımlandı. Birinci Dünya Savaşı’nın gölgesinde büyüyen bir Laki’nin hem fiziken hem de ruhen yaptığı göç ve yolculukların, onu nasıl şekillendirdiğini, pek çok olguya karşılık gelen etrafındaki suretlerin de katkısıyla anlatan “Safran: Laki’nin Sevdası”, ele aldığı konular ve anlatı biçimiyle modern bir Odisseia destanını andırıyor. Yazar Neslihan Stamboli’yle “Safran: Laki’nin Sevdası”nı konuştuk…
- Kitabın çıkış hikâyesinden biraz bahsedebilir misiniz?
Safran üçlemesi uzun zamandır zihnimi meşgul eden bir sorudan doğdu, insanın dönüşümüyle ilgili çok eski bir sorudan: Bir insan ne zaman ve nasıl değişir? Masumiyet hangi kırılma anında yerini sertliğe, hatta zalimliğe bırakır? İnsan, doğasında kötülük olduğu için mi yoksa hayatın ona yüklediği yaralar yüzünden mi zalimleşir? Anlatının başında kahramanımız Laki’yi, özgür ruhlu masum bir çocuk olarak tanıyoruz. Zaman içinde yaşadığı toplumsal ve ailevi baskılar, Birinci Dünya Savaşı’nın yarattığı yıkım ve özellikle ailesinin ondan sakladığı gerçeği öğrenmesi iç dünyasında bazı kırılmalar yaratıyor ve onu geri dönülmez biçimde değiştiriyor. Bir çocuğun iç dünyasındaki dönüşümü anlatmaya çalışırken kendimi bir yüzyılın karmaşık tarihine, savaşların, göçlerin ve ideolojik çatışmaların ortasına girmiş buldum. Böylece Safran üçlemesi, yalnızca Laki’nin masumiyetini kaybedip intikam peşinde koşan bir adama dönüşmesinin hikâyesi olmaktan çıktı; 20. yüzyılın ilk yarısında yaşanan çalkantıların insan ruhu üzerindeki izlerini ve yaşamları nasıl oradan oraya savurduğunu anlatan geniş bir anlatıya dönüştü. Laki’nin hikâyesi, intikamdan affetmeye uzanan bir dönüşüm yolculuğunu anlatırken bir yandan da çok eski bir edebî sorunun etrafında şekilleniyor: İnsan dünyayı dolaşırken gerçekten neyi arar?
Laki’yi yollara düşüren, öncelikle özgürlük arzusu, sonra güç ve intikam isteği. Ama yolculuğun ilerleyen yıllarında fark ettiği şey şu oluyor: İnsan yeni diyarlar tanırken aslında kendi içindeki karanlıkla yüzleşiyor. Bu çerçevede Laki’nin yolculuğu, modern zamanlarda geçen bir Odisseia destanını andırıyor. Odisseus’un uzun ve dolambaçlı yolculuğu gibi, Laki’nin yolculuğu da yalnızca coğrafi değil; aynı zamanda ruhsal bir yolculuk. Ülkesinden uzaklaşan Laki, dünyanın farklı yerlerinde gücün, özgürlüğün ve intikamın peşine düşüyor. Yirminci yüzyılın büyük kırılmalarının içinde oradan oraya savrulan bu genç adam, savaşların, göçlerin ve ihanetlerin ortasında sürekli hareket hâlinde; ama aslında aradığı şey yalnızca bir intikam, bir cevap, bir kişi değil, bir değişim. Ve sonunda onu asıl değiştiren şey, yolculuğun kendisi oluyor. Bazen insanın eve dönüş yolunu gösteren şey bir harita değil, uzaklardan gelen eski bir melodinin yüreği yumuşatan nağmeleridir.
- “Safran”, Birinci Dünya Savaşı ekseninde insan ruhunun pek çok tarafının derinlerine kadar inen bir roman. Bu ruhsal çözümlemede dağılımın kriterlerini neye göre belirlediniz?
Savaşın gölgesi, insan ruhunun en uç noktalarını, barış zamanında gizli kalan yönlerini, bastırılmış duygularını açığa çıkaran bir ortam. Savaşın yarattığı kırılma anlarında insanlar birbirinden tamamen farklı tepkiler verebilir ve farklı yönlere savrulabilirler. Aynı olaylar ve koşullar kimi insanı kahramanlaştırır, kimini zalimleştirir, kimini de sadece hayatta kalmaya çalışan sıradan birine dönüştürür. Bazıları korkuya yenilirken, bazısı özveriyle hareket eder, bazısı da içindeki karanlığa teslim olarak ihaneti seçer.Bu yüzden Safran’ı kurgularken tek bir psikolojik hattı takip etmek istemedim. İnsanruhunun farklı yönlerini farklı karakterlerde görünür kılmaya çalıştım. Laki bu yapınınmerkezinde yer alıyor ama onun etrafındaki karakterler yalnızca hikâyeyi ilerleten kişilerdeğil; aynı zamanda insan ruhunun farklı yüzlerini yansıtan aynalar gibi bu ruhsal haritanın parçalarını oluşturuyor. Laki bu aynaların arasında ilerlerken hem kendini hem de dünyayı yeniden tanımlamak zorunda kalıyor. Böylece okur yalnızca bir karakterin iç dünyasını değil, aynı tarihsel koşullar içinde farklı insanların nasıl farklı yönlere savrulabildiğini de görebiliyor.

- Romanın ana karakteri Laki ancak Laki sayesinde birçok farklı karakter de “ana sahnede” okurla buluşma imkânı buluyor. Bu bilinçli bir tercih miydi?
Evet, bilinçli bir tercihti. Anlatının merkezinde Laki olsa da hikâye tek bir kişinin dünyasınakapanmıyor. Çünkü insan yalnız başına oluşmuyor; hayatımız, karşılaştığımız insanlarsayesinde şekilleniyor. Bu yüzden Laki’nin yolculuğu boyunca farklı karakterlerin zaman zaman “ana sahneye” çıkması, romanın dünyasını daha gerçek ve çok sesli kılıyor. Bu çok seslilik bana her zaman daha gerçek ve daha insani geliyor. Çünkü hayatın kendisi de zaten böyle: farklı seslerin, farklı kaderlerin iç içe geçtiği büyük bir anlatı. Laki’yi bir eksen gibi düşünebiliriz. Onun hayatı boyunca karşılaştığı her karakter onun kimliğini şekillendiriyor, kaderinde küçük ya da büyük bir iz bırakıyor. Kimi ona yol gösteriyor, kimi onu yaralıyor, kimisi onu koruyor, kimisi ona ihanet ediyor, kimisi de farkında olmadan onun içindeki karanlığı büyütüyor. Bu insanlar, Laki’in yaşantısının farklı yönlerini temsil eden aynalar gibi. Kimisi ona sadakati öğretiyor, kimisi ihaneti, kimisi de gücün tehlikeli cazibesini. Bu yüzden romanın anlatısı tek bir kişinin iç dünyasına kapanmak yerine, Laki’nin çevresinde oluşan geniş bir insan manzarasına açılıyor. Bu açıdan bakıldığında romanın yapısı yine klasik yolculuk anlatılarını hatırlatıyor. Odisseus’un yolculuğunda karşılaşılan her ada, her insan, kahramanın kaderine yeni bir katman ekler, onun kaderini başka bir yönden sınar. Laki’nin hayatında da benzer bir çokseslilik var: karşılaştığı insanlar onun içindeki farklı ihtimalleri ortaya çıkarıyor. Onun çevresinde oluşan insan manzarası aslında 20. yüzyılın karmaşık dünyasının küçük bir yansıması. Bu çoksesli yaklaşım aslında göç edebiyatının da doğasında var. Göç, insanı sadece başka ülkelere değil, başka hayatlara da taşır; sürekli yeni insanlarla, yeni kültürlerle karşılaştırır. Bu yüzden göç hikâyeleri çoğu zaman kalabalık bir insan manzarası sunar.
- Laki’nin dayısı Yorgo, çocukluğundan itibaren Laki’nin pek çok seçimine karşı çıkıyor. Laki de aslında ilk başta ona karşı çıkarak bir anlamda kendi kabuğunu kırıyor ve bunu yaparken en büyük eşlikçisi müzik. Hatta özele inersek blues. Genelde müziğin, özeldeyse blues’u Laki’nin yolculuğunda eşlik ettirmenizde ne etken oldu?
Müzik romanda yalnızca bir atmosfer unsuru değil, anlatının görünmez damarlarından biri aslında ve Laki’nin iç dünyasını ifade etmenin bir yolu. Laki çocukluğunda müzikle özgürlükduygusunu keşfeder. Daha sonra hayatının farklı dönemlerinde müzik onun iç dünyasınınsesi hâline gelir. Bu yüzden blues, onun yolculuğunda sadece bir müzik türü değil; aynı zamanda Laki’nin ruhunu taşıyan bir yankı, bir ruh hâli, hatta bir anlatıcı gibi işlev görür.
Özellikle Laki için, bazı duygularını kelimelerle anlatmak zordur; müzik onları çok daha doğrudan dile getirmesine yardımcı olur. Anlatıda blues’u seçmemin sebebi de işte tamolarak bu: Bu müzik türünün taşıdığı tarihsel ve duygusal derinlik. Blues, kökleri göç vesürgün deneyimine dayanan bir müzik geleneği. İçinde hem kaybın hem de direncin sesi var. Acının ve yalnızlığın müziği olmasına rağmen aynı zamanda dayanma gücünün, direnmenin, hayatta kalmanın da müziğidir. İçinde bir kırılganlık vardır ama aynı zamanda güçlü bir insanî direnç de taşır. Kaybı anlatır ama teslimiyeti değil. Bir anlamda Laki’ninruh hâlini çok iyi yansıtır. Laki’nin hayatına baktığımızda bu ruh hâlinin onun yolculuğuna çok yakıştığını düşünüyorum. Çünkü Laki’nin hayatı da bir anlamda bir blues hikâyesidir: kayıplarla, kırılmalarla ve yeniden ayağa kalkma çabasıyla dolu bir hikâye; bir anlamda bir göç hikâyesi: Anadolu’dan İstanbul’a, oradan New York’a ve Buenos Aires’e, sonunda Yunanistan iç savaşına uzanan bir yolculuk. Bu yolculuk boyunca müzik Laki’nin duygularını dile getiren bir dil hâline geliyor. Safran adlı ağız mızıkası da bu dilin taşıyıcısı.
Safran sadece bir müzik aleti değil; bazen geçmişten gelen bir nağmeyle, bazen bir metaforun derinliklerinden kendini hissettirerek anlatıdaki karakterlerin arasındaki ilişkileri görünmez iplerle birbirine bağlayan sözsüz bir anlatıcı sanki. Laki’nin hayatında bazen bir isyanın sesi oluyor, bazen de beklenmedik bir kurtuluşa doğru bir pusula gibi ona yol gösteriyor. Hatta bir noktada hayatını kurtarması neticesinde, insanların ve ilişkilerin kırılganlığını vurgulayan bir sembol hâline bile geliyor.
- Roman savaşı soğukkanlılıkla ve belirli başlıklarla anlatıyor. Ancak sizin farklı karakterlere dağıttınız roller sayesinde her iki tarafa da söz hakkı tanıyor. Bu bağlamda “ortada” durduğunu ve aslında savaşı, savaşın soğuk yüzüyle anlattığınızı söyleyebilir miyiz?
Evet, bu yaklaşımı bilinçli olarak tercih ettim. Savaşlar tarih kitaplarında çoğu zaman net çizgilerle anlatılır: kazananlar ve kaybedenler, haklılar ve haksızlar… Oysa bireylerin hayatında savaş çok daha karmaşık bir gerçekliktir. Savaş yalnızca cephelerde yaşanmıyor; insanların hayatlarında, ailelerinde ve hatıralarında da devam ediyor.Bu yüzden Safran’ı yazarken bir tarafı yüceltmek ya da diğerini suçlamak gibi bir niyetim, herhangi bir tarafın sözcüsü olmak gibi bir isteğim olmadı. Benim ilgimi çeken şey, savaşın insan ruhunda açtığı yaralardı. Daha çok savaşın insan hayatı üzerindeki yıkıcı etkisine odaklanmak istedim. İnsanların ideolojiler, sınırlar ve kimlikler uğruna nasıl birbirlerine düşman hâline gelebildiklerini ve bunun bireylerin hayatında nasıl derin yaralar açtığını göstermek istedim. Bu çerçevede Safran üçlemesi mümkün olduğunca “ortada” durmaya çalışıyor ve savaşın destansı yüzünden ziyade soğuk ve sert gerçekliğini, insan ruhunda bıraktığı soğuk ve derin yaraları anlatıyor. Bu yaralar Laki’nin hayatında da belirleyici oluyor. Onu evinden uzaklaştıran, dünyanın dört bir yanına savuran şey biraz da bu tarihsel fırtınalar.
- “Safran”ın tam olarak bir meseleye odaklanmasa da dokunduğu yerlerden bir bütüne ulaştığını, derdini de temas ettiği yerlerle vesilesiyle o bütünün altında tek başlıkta topladığını düşünüyorum. Katılır mısınız buna?
Evet, buna büyük ölçüde katılıyorum. Safran üçlemesi aslında tek bir mesele etrafında kurulmuş bir roman değil. İçinde göç var, savaş var, aşk var, ihanet var, güç arzusu var, aidiyet var. Ama bütün bu temaların altında yatan daha temel bir mesele var: İnsanın yaşadığı acılarla nasıl başa çıktığı. Yaşanılan acılar kimi zaman bizi sertleştirir, kimi zaman da olgunlaştırır. Bazı insanlar acılarını içine gömer, unutmaya çalışır; bazıları acıdan güç üretir, bazıları ise intikamın ateşine kapılır.Laki acılarını intikama dönüştüren bir karakter. Onun yolculuğu bu anlamda bir güç ve intikam arayışı. Ama bu yolculuk, sonunda ona şunu öğretir: İnsan geçmişin yükünü affetmeden gerçekten özgür olamaz. Bu yüzden romanın bütününü tek bir başlık altında toplamak gerekirse, bunun “affetmenin insanı özgürleştiren gücü” olduğunu söyleyebilirim.
Safran üçlemesinin nihai meselesi belki de affetmenin dönüştürücü gücü. Hayat bazen insanı çok uzaklara savurabiliyor. Savaşlar, kayıplar, ihanetler, yalanlar, kırgınlıklar… Bütün bunlar insanı katılaştırabiliyor, acımasız bir zalime bile dönüştürebiliyor. Laki’nin hikâyesi de uzun süre böyle bir katılaşmanın, zalimleşmenin hikâyesi. Safran’ı yazarken üzerinde en çok düşündüğüm nokta belki de şu oldu: Bir insanın uzun yıllar boyunca taşıdığı öfkenin ve nefretin üstesinden gelebilmesi, bu duygulardan vazgeçebilmesi, kısaca affedebilmesi mümkün mü? Safran üçlemesinin okura başlıca mesajı bu: Gerçek özgürlük, insan affedebildiği anda başlar.İntikam insanı yola çıkarabilir ama onu eve döndüren çoğu zaman affetmektir.
Yirminci yüzyılın başında Anadolu’da doğan özgür ruhlu bir çocuk…
Savaşın, göçlerin ve aile sırlarının gölgesinde büyüyen bir genç adam…
Ve onu dünyanın dört bir yanına sürükleyecek uzun bir yolculuk.
Safran üçlemesi Birinci Dünya Savaşı’ndan Yunan İç Savaşı’na uzanan yarım yüzyıllık çalkantılı bir dönemde, Anadolu’dan İstanbul’a, New York’un içki yasağı yıllarından Buenos Aires’in tutkulu sokaklarına, oradan da savaşın parçaladığı Yunanistan’a uzanan epik bir hikâye anlatıyor. Güç ve özgürlük arayışıyla yola çıkan Laki, ihanetlerin ve kayıpların ardından intikamın ateşiyle dünyayı dolaşırken aslında kendi içindeki karanlıkla yüzleşiyor. Ama bazı yolculuklar insanı yalnızca uzak limanlara değil, kendi geçmişine ve affetmeni gücüne de götürür. Safran, modern zamanlarda geçen bir Odisseia…

Burak Soyer
Gazeteciliğe 2005 yılında Radikal Gazetesi Kültür Sanat Servisi ve Kitap Eki’nde başladı. Şimdiye kadar Milliyet, Hürriyet, Hürriyet Kitap Sanat, BirGün, BirGün Pazar, BirGünKitap, Taraf, Cumhuriyet Pazar, T24, Gazete Duvar, sendika.org, solhaber.org’a, siyaset, edebiyat, müzik, sinema, tiyatro yazıları yazdı. Halen Gazete Pencere, Bianet, Gazete İkinci Yüzyıl ve OT dergisine kültür sanat, K24, Edebiyathaber.net, Oggito, Ne Okuyorum?, Ajandakolik, Mahal Dergi, Romanoku internet sitelerine de edebiyat yazıları yazıyor. 2017 yılında ilk kitabı Zıvana Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı. Zıvana’nın devamı olanBuji de 2019 yılında aynı yayınevinden çıktı. Son romanı Ring ise, geçtiğimiz Eylül ayında Karakarga Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. 2015 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Burak Soyer, halen Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sanat Tarihi bölümündeki eğitimine devam etmektedir.


