Nur Soyer
“Bir insanın ilk önce sesini, sonra yüzünü en son kokusunu unutursun.”
İnsan yaşamına kokular eşlik eder. Kokuyla karşılaşmamız doğumla başlar. Bir bebeğin anne kokusunu alması, annenin bebeğinin kokusunu alması. Kokuyu elle tutamaz gözle göremezsin ama bir fırının önünden geçerken duyduğun ekmek kokusu ya da kızarmış ekmek kokusu seni bir anda güzel bir sofranın anısına götürüverir. Ne zaman unutur insan kokuyu. Kaybedilmiş bir babanın kokusu unutulur mu? Ya evlat kokusu?
Fikriye ninem her sabah bahçeye çıkıp tek tek çiçeklerine bakar onlarla konuşur, koklar. Elleriyle bazen okşar bazılarını sular. Neden hepsini sulamadın diye sorduğumda “Bazısı susamamış gızanım,” derdi. Kahvaltısını mevsim kış değilse ahlat ağacının altındaki sedire oturup yapardı. Annem ya da ben götürürdüm kahvaltı tepsisini. Su bardağında çay, bir dilim kızarmış ekmek, kâsede siyah zeytin ve biraz peynir. Her seferinde “Çok koymuşunuz gızanım kim yiyecek bu kadarını?” der bazen sadece çayına ekmeği banıp yerdi.
Bir odalı evi bizim evin yanındaydı. Evin kapısının önünde asma sarılı çardağı, bahçesinde; ahlat, ceviz, ıhlamur, yemiş, dut, vişne, erik her mevsim meyve veren ağaçları vardı. Ninem değildi ama bütün mahalleli nine derdik. Biz ninemin evinin bitişiğindeki evde kiracıydık. Torunu Almanya’ya çalışmaya giderken “Onu size emanet ediyorum,” demişti. Ninem yazları torunu gelince çok mutlu olurdu. Bana da Almanya’dan bebek getirdiklerinden ben de onların gelişine sevinirdim. Gittikleri gün vedalaşırlarken ninem kötü olur ama torununa belli etmez onlar gidince içli içli ağlardı. Mektup geldiğinde koşarak götürürdüm. Sanki mektubu kendisi okuyacakmış gibi hemen baş örtüsünün üzerinden geçirdiği lastikle bağlı gözlüğünü takar dikkatlice beni dinler mektuptaki “Nasılsın? İyi misin?” gibi sorulara sanki o an torunu duyuyormuş gibi cevap verirdi. Mektup bittiğinde güzelce katlar zarfa koyup yatağının yanındaki aynanın altındaki üst çekmeceyi açıp içine özenle yerleştirirdi.
Kışın annem sabahları önce ninemin sobasını yakar, üzerine çayı koyar sonrada büyük siniyle gelir birlikte kahvaltımızı yapardık. Dışarısı soğuk olduğundan dışarıda oynayamaz ninemin odasında oynardım. Ninem bu yaz gelen bebeğime bana dikilen basma elbisemden artanla yeni bir elbise dikecekti. Pencerenin önündeki tahta divanda oturuyor, kumaşı bebeğin üzerinde deniyordu. Aynanın altındaki orta çekmecedeki tahta kutuyu alıp getirmemi istedi. Kutuyu açıp içinden makası, iğne ipliği çıkardı ve bebeğimin elbisesine başladı.
“Nine sen terzi misin?”
“Terziyim ya. Terzi olmasam bebeğine nasıl elbise dikeyim.”
“Kimden öğrendin? Annen mi öğretti elbise dikmeyi?”
“Yok be gızanım. Ben annemi hiç bilmem. Ben bebekken… neyse babam terziydi. Ondan öğrendim. “
“Bu kutu çok güzelmiş.”
“Güzeldir rahmetli oğlum yapmıştı,” deyip kutuyu kokladı. Kokusunu derin derin içine çekti. “Babasından öğrendi iyi marangozdu. Oymasının güzelliğine baksana. Ayna ve altındaki çekmeceli dolabı da bana düğün hediyesi rahmetli kocam yapmıştı. Nasıl her çiçeğin kokusu başkaysa, her ağacın kokusu başkadır. Bak bu kutu ıhlamur ağacından mis gibi kokar,” gözleri doldu.
Bende kutuyu kokladım. Onun gibi içime çektim.
“Çekmeceler kestane ağacından,” deyince gidip açık bıraktığım çekmeceyi kokladım.
“Başka değil mi? Yaa hepsi tahta deyip geçmeyeceksin gızanım,” dedi.
Ben çok anlamadım ama ninemin dediği gibi çiçekler farklı koktuğuna göre ağaçlar da farklıdır. Nihayet bebeğimin elbisesi bitmek üzereydi. Ninem divandan kalktı alt çekmeceyi açtı üzerindeki örtüyü kaldırdı bebekken ölen kızının zıbınlarının yanındaki kumaş keseyi aldı. Tekrar divana gelip yanıma oturdu.
“Kesenin ağzını açıp divanın üzerine boşalttı. Hadi bebeğinin elbisesine bir düğme seçelim,” dedi. Bir sürü düğme vardı. İçlerinden mavi renkli bir düğmeyi eline alıp anlatmaya başladı. “Bu ablamın elbisesinden. Babam diktiydi. Sonra ona küçük gelince ben giydim. Bu boncuklar atımızın koşumundan.” Açık renkli bir düğmeyi eline aldı. “Kocamın ceketinin düğmesi. Bu oğlumun… bu torunumun…” derken kararmış demir gibi olanını eline aldı. “Bu… bu,” yutkundu, kimin olduğunu söylemeden “Savaşa giderken giydiği ceketinden koparıp verdiği düğme,” dedi. Uzun uzun düğmeyi okşadı.
Bebeğimin elbisesi kırmızı basmadandı. Hemen kırmızı bir düğme buldum. Ona gösterdim. Gülümsedi.
“Olur gızanım bunu dikelim bebeğine,” dedi.
“Nine ne kadar çok düğmen var ne yapacaksın bunları?” dedim.
Hikayelerini anlattıklarını bir bir koklayıp keseye koydu. Keseyi çekmeceye yerleştirirken;
“Memleketten gelirken sadece birer bohça alabildik. Bende bohçama bu keseyi koydum. Bıraktıklarımızın kokuları düğmelere sinmiştir diye.”
Çekmeceler aynı ağaçtandı ama içindekiler farklıydı.
“O zaman her çekmece başka mı kokuyor nine?” dedim.
“Evet gızanım. Her çekmece başka kokuyor,” dedi.


