Çağla Günay
Günün ilk ışığı perdelerin arasından süzülmeye başladığında; Osman Amca, koltuğundan yavaşça kalktı. Önce bedeninin doğrulmasını, sonra da bacaklarının açılmasını bekledi. Eski kıvraklığı kalmadığından, aynı yerde uzun süre oturunca yeniden hareket etmek için beklemesi gerekiyordu. Usulca tül perdeye yanaştı: “Bugün erken açıldın, hadi yine iyisin,” diyerek perdeyi sonuna kadar açtı. Derken pencerenin koluna yöneldi: “Seni de unuttum sanma sakın. Hadi biraz temiz hava alalım,” diyerek pencereyi de ardına kadar açtı. Ne perdeler yanıt verirdi Osman Amca’ya, ne de pencereler. O da yanıt beklemezdi zaten. Yanıt beklemek, yalnız yaşayan insanların lüksü değildi.
Çayını demlemek için mutfağa geçerken sandalyeye başıyla selam verir, masanın köşesine terliği takıldığında söylenirdi: “Sen de hep yoluma çıkarsın, düşmemi istermiş gibi.”
Evindeki eşyalarla konuşmak günlük rutiniydi Osman Amca’nın. Saatin tik taklarını çok aceleci bulur, buzdolabının sesini ise huzursuz. Hele en büyük kavgayı televizyonla verir, haberleri izlerken kendi kendine söver dururdu. En uzun sohbetini de aynayla yapardı. Aynanın onu her gün tanımamazlıktan gelmesine bozulur ama ona gücenmezdi: “Boş ver,” derdi, “sen de yaşlandın.”
İnsanlardan ziyade eşyalara güvenirdi Osman Amca. İnsanlar çekip giderdi, ihanet eder, yalanlar söylerdi. Eşyalar ise en fazla bozulur, çatlar hatta kırılır ama o “Git” demeden hiçbiri onu terk etmezdi. Her iki yanı çatlak bir cam vazosu vardı mesela. Atamazdı onu, eli varmazdı göndermeye. Anılarının hatırına her sabah onu da selamlardı.
Bazen de susardı Osman Amca. Canı kimseyle konuşmak istemezdi. O susunca ev de susardı. Yalnızlığın sessizliğini kendisi bozana kadar; eşyalar saygıda kusur etmez, boyun eğerlerdi onun suskunluğuna.
Yine bir gün çayını demlerken çaydanlıkla konuşuyordu Osman Amca. Bir anda sustu ve dinlemeye koyuldu. Ev ona bir şey anlatmak istermiş gibi. “Bugün bir şey olacak, hissediyorum,” diye mırıldandı. Saat yanıtladı: “Tik tak tik tak.” Saat de hissetmişti işte, bugün bir başka çıkıyordu sesi. Ceketini giydi. Eşyalar telaşlandı. Koltuk içini çekti, köşe yastığı kımıldandı, çay bardağı hafifçe titredi. “Merak etmeyin, ben hallederim,” diyerek haftalar sonra ilk kez dışarı çıktı Osman Amca.
Yaşlı adam apartman kapısında, kapının önünü süpüren komşusu Sevil Hanım’ı gördü. Birkaç kez kapısına gelip kek, helva filan getirmişti, oradan tanırdı kendisini. “Bugün yapma bu işi,” dedi kadına net bir sesle. Kadın durakladı: “Neyi yapmayayım?”
Adam; açık duran apartman kapısına baktı, sonra tekrar kadıncağıza bakarak: “Bugün bir şeyi zorlamayın. Özellikle de kapıları,” dedi. Kadın kaşlarını çattı: “Osman Amca, bırak işimi yapayım. Her gün süpürüyorum buraları,” dedi.
“Bugün herhangi bir gün değil. Bugün yapma,” dedi. Kadın süpürgeyi kenara yasladı: “Osman Amca, bir derdin varsa açık açık söyle,” dedi.
“Sadece uyarıyorum, bugün yapma,” dedi tekrar.
Sevil Hanım’ın canı sıkılmıştı. Apartman boşluğuna doğru seslendi: “Mehmet, aşağıya gelir misin?”
Mehmet, Sevil Hanım’ın insan irisi oğluydu. Üzerinde yamalı eşofmanı, yüzünde uyandırılmış olmanın siniriyle indi aşağıya. “Neler oluyor anne?”
“Osman Amca kapılarla konuşuyor, benim de buraları süpürmemi engelliyor.”
Yaşlı adam Mehmet’e döndü: “Bugün bir kapı açılmamalı. Özellikle bir kapı,” dedi.
“Hangi kapıymış bu?” diye sordu Mehmet.
“Yanlış kapı. Biri yanlış kapıyı açacak. O kapı açılmamalı.”
“Sen bizi tehdit mi ediyorsun amca?” Mehmet sinirlenmeye başlamıştı.
O sırada üst kattan bir kapı açıldı. Osman Amca’nın kalbi hızlandı. Kulak kabarttı. Neyse ki, bu o kapı değildi.
“Durun!”
Apartman boşluğunda yankılanan ses, oldukça sakindi. Derken sesin sahibi, merdivenlerden indi. Yaşlıca bir kadın yanlarına geldi. Osman Amca’ya uzun uzun, sakince baktı. “Rahat bırakın Osman Bey’i. O böyle,” dedi.
Sevil Hanım kaşlarını çattı: “Nasıl yani?”
Yaşlı kadın anlatmaya başladı: “Yıllar önce bu apartmanda bir kapı açıldı. Kimse dur demedi. Osman Bey de diyemedi. O günden beri eşyalarla konuşur.”
Mehmet merak ederek yerinde kımıldandı: “Tam olarak ne oldu?”
Yaşlı kadın bir süre sustu. Sonra, sanki apartman girişinde değil de çok eski bir mutfakta duruyormuş gibi konuşmaya başladı: “Osman Bey’in bir karısı, bir de oğlu vardı. Bir sabah, evinin kapısı açıldı. Normal bir sabah gibiydi aslında. Çay konulmuştu, kahvaltı sofrası oturulmayı bekliyordu. Sonra kadın, oğlunun elini tuttu. Biz çıkıyoruz, dedi. Ne bağırdı ne ağladı. Sadece kapıyı açtı ve gittiler.”
“O kapı o gün kapandı. Bir daha hiç açılmadı,” dedi yaşlı kadın. Osman amca uzaklara bakıyor, görünmez kapılara gözü takılıyordu sanki.
Mehmet yutkundu: “Öldüler mi?” diye sordu. Kadın ise başını salladı: “Keşke.”
Bu kelimenin ağırlığı, tüm apartman boşluğunu doldurmuştu. “Gitmeyi kabullenmek, bazı durumlarda ölümü kabullenmekten daha uzun sürer. Osman Bey ise hiç kabullenemedi.”
Osman Amca, gözleri uzaklarda mırıldandı: “Ben o kapıyı tutmadım. Çünkü gidecek olanlar, tutulan kapılardan dönmezler.”
Yaşlı kadın başını salladı: “İşte bu yüzden, bazen bir kapı açılmamalı,” dedi.
Mehmet, usulca apartmanın kapısını kapattı. Yaşlı adam, derin bir nefes aldı. İlk kez; çok geç kalmadan, bir kapının açılmasını önlediği için rahatlamıştı. Eve dönmek istedi. O gün eşyalarına anlatacağı çok hikayesi vardı…


