Benan Bilek
Palya, her yıl binlerce kilometre uçup aynı yuvaya dönerdi. Rüzgârın yönünü, dağların çizgisini, denizin kokusunu tanır, sürü ne yana kırılırsa oraya dönerdi. Uzak yollar onun kanat çırpışlarını hiç etkilemez, mevsimler onu hep aynı dala getirirdi. Öteki kuşlar bu kusursuz dönüşte güven bulurdu. Palya’nın gökyüzünde izlediği yol öylesine değişmezdi ki, kanatlarının yönü de çok önceden çizilmiş bir rotayı izlerdi.
Her yıl mevsimi geldiğinde yola çıkılır, vakti dolunca yuvaya dönülürdü. İnce dallarla yuvalar kurulur, yumurtalar ısıtılır, yavrular büyütülür, sonra yeniden yola koyulunurdu. Her şey yerli yerinde, her şey zamanındaydı. Palya bu düzenin içinde hep kusursuzdu. Kanatları güçlü, dönüşleri şaşmazdı. Yine de bazen, göğün ortasında süzülürken, içinden aşağı doğru çöken sessiz bir ağırlık hissederdi.
Gündüz uçuşlarında genç kuşlar rüzgârı oyunla yarardı. Sürünün çevresinde yükselir, aniden taklalar atar, sonra yeniden akışa karışırlardı. Gökyüzü onların neşesiyle hafiflerdi. Palya da aynı havada kanat çırpar, aynı boşlukta süzülürdü. Ama ötekilerin sevinçle doldurduğu yerde, onun içine sessiz bir ağırlık çökerdi. Aynı göğü paylaşsa da o kanatlarının ardında hep bir yük taşırdı.
Sürü, yolculuklar uzadıkça akşamları korunaklı yerlere çekilirdi. Sık yapraklı çalıların arasına ya da kayalıkların kuytusuna sokulup sessizliğe gömülürlerdi. Başlar kanatların altına girer, bedenler birbirine yaslanır, gece hepsinin üstüne koyu bir örtü gibi inerdi. Palya da onların arasında yerini alırdı, ama gözleri kapanmazdı. Karanlık, diğerlerine uyku sunarken onun kalbi hareketlenirdi.
Gece büyüdükçe içindeki kıpırtı da büyür, sessizliğin ortasında, kanatlarının altında toplanan gücü hissederdi. Karanlığın içine açılmak, yıldızların arasına yükselmek isterdi. Ama sürü uyurdu. Gece onların dinlenme vaktiydi. Karanlıkta beklemek, düzenin bir parçasıydı. Palya, her gece kanatlarını kapalı tutarak o düzenin içinde kalırdı.
Bir gece, uzun yolun yorgunluğu sürüyü derin bir uykuya çektiğinde, Palya yine uyuyamadı. Ay ışığı yaprak aralarından süzülüp yere soluk lekeler bırakıyordu. Etrafında birbirine sokulmuş bedenler sessizce uyurken, içindeki çağrı her zamankinden daha belirginleşti. Bekledikçe büyüyen, sustukça çoğalan bir çağrıydı bu.
Yavaşça yerinden ayrıldı. Etrafındaki sessizlik bozulmadı. Sürü, güvenin içinde uyumaya devam etti. Palya bir an durdu. Karanlığın eşiğinde, yıllardır ilk kez gerçekten yalnız olduğunu hissetti ve bunu sevdi. Sonra kanatlarını açtı.
İlk çırpışta yapraklar ürperdi. İkinci çırpışta yer geride kaldı. Ve Palya yükseldi.
Gece önünde sonsuz bir lacivertlik gibi açıldı. Aşağıda uyuyan sürü küçülürken yukarıda yalnızca derin bir boşluk vardı. Korkutucu değil, içine sığmak zorunda olmadığı kadar genişti.
Kanatlarını yeniden çırptı. Onların rüzgârla dansının sesini duydu.
Gündüzleri sürünün içinde kaybolan o ses, şimdi gecenin ortasında berraktı. Her çırpış, karanlıkta yankısını buluyordu. Palya, kanatlarının sesini dinledikçe içindeki sessiz ağırlığın dağıldığını hissetti.
İlk kez hiçbir yere gitmiyordu. Önünde izlenecek bir çizgi, dönülecek bir yuva, uyulacak bir yön yoktu. Gece onu hiçbir yere çağırmıyor, hiçbir yere zorlamıyordu. Yalnızca taşıyordu. Palya, göğün ortasında, kendi uçuşunun tadını çıkartıyordu. Bir yere varma telaşından uzak, birlikte yol alma kaygısı taşımadan. Sadece bir uçuş.
Yıllardır bildiği yollar aşağıda kalmıştı. Yuvanın sıcaklığı, sürünün düzeni, tekrar eden göç yolları… Hepsi gecenin içinde küçülüyordu. Yukarıdaysa yalnızca yıldızlar, karanlık ve kendi kanatlarının sesi vardı. Palya, o sesin içinde şimdiye kadar duymadığı bir şey buldu. Kendisini.
Gece boyunca uçtu. Karanlığın içinde süzüldükçe içindeki o görünmez yük gecenin renginde dağıldı. Her çırpışta, yıllardır içinde sessiz duran bir yer açıldı. Bedeninin derinliklerinde saklı kalan o hisle buluşmayı sevdi.
Sabahın ilk ışıkları ufka vurduğunda dünya yeni bir güne yine aynı şekilde uyandı. Kayalıklar, çalılar, sürü; her şey bıraktığı yerdeydi. Ama Palya değişmişti.
Bir kez gecenin içinde kendi kanat sesini duyan bir kuş, artık yalnızca sürünün sesine dönemezdi.

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.

