İlkay Günerli
Ne kadar oldu dokunmadım bu en alt çekmeceye. Neden bu akşam elim sürekli oraya gidiyor anlamıyorum. Ne değişti. O gittiğinden beri açmadım. Açmadım değil açamadım, istemedim ya da kendimi kandırdım. Artık o yok ama çekmecedeki izleri duruyor. Her akşam düzenli olarak açılmayı bekliyor. Aç beni diyor hep erteliyorum, aç beni diyor, belki sonra diyordum. Ne oldu bu akşam, ne bu merak? Açsam ne değişir, denemeden bilemem.
Açınca onun gecikmiş kararlarını göreceğimden mi korkuyorum yoksa. Bilmem ki? Artık yok. Kendimle mi yüzleşeceğim? Neden ben yüzleşiyorum, giden o. Açmadığımda içindekiler de mi yok olacak, bundan mı korkuyorum acaba bunca zamandır. Hayır, oradalar, sadece bekliyorlar. Bekledikçe daha da büyüyorlar.
Sahi, ben senin hangi çekmecendeydim?
Açmayarak gerçekleri mi yok edeceğim.
Oyalanmak için izlediğim diziden mi etkilendim acaba. Sihirli çekmece, içine konulan tüm hayaller gerçekleşiyor. Çocuk dizisi olduğunu beşinci dakikada anladım, anladım da ilgimi çekti, bir bölümü bitirdim. Çekmeceye konulan hayaller nasıl gerçekleşsin buna ancak çocuklar inanır zaten. Hayal dünyaları hala rengârenk olan maskesiz çocuklar.
Belki ben de inanmak istedim.
Belki içimdeki çocuk oyun oynamak istiyor.
Belki hâlâ içimdeki çocuk çekmeceye hayallerini söylerse gerçekleşecek sanıyor.
Belki açmadığım çekmeceyi açarsam rahatlarım.
Belki kafamda çözemediğim soruların yanıtlarını bulurum.
Sihirli çekmece ve hayaller. Tüm çekmecelerimiz maske kaynıyor, seç beğen al, tak. Nereden çıktı bu naiflik, ben çoktan her renk ve çeşitte bir sürü maskeyle yaşıyorum.
Hadi biraz cesaret. Ne kadar daha kaçacağım bundan. Aç, kurtul.
Açıyorum.
Açıyorum.
Açtım.
Buruşturulmuş, yazıları silikleşmiş bir not kâğıdı. En üstte. Aramam gerek yazıyor. Kimi?
Benim de aramam gerekiyor.
Bir zarf var, gönderen belli değil, kahve dökülmüş, mürekkep dağılmış. İçi boş. Zarfı neden saklamış? Ne vardı içinde?
Ben de kaç zarf biriktirdim saymıyorum bile.
Kablolar var karışmışlar birbirine, düğümlenmiş, çözülemeyen.
İçimdeki düğümler.
Bir düdük, deprem zamanından kalan, ihtiyaç olursa saklanan ama hiç ötmeyen. Elime alıyorum. Tozlanmış. Parmaklarımla tozlarını siliyorum, ağzıma götürmeye yelteniyorum vazgeçiyorum sonra, içim sızlıyor.
Keşke biraz sesimi çıkarsaydım.
Altta rengi solmuş bir kartpostal, denizin mavisi gitmiş, gökyüzü gri. Arkasını çeviriyorum. Bir gün elbet buluşacağız. İmza yok, kime yazıldığını anlamıyorum.
Geriye dönmek mümkün olsa.
Sağ tarafta bir kâğıt tomarı, notlar alınmış, okuyamıyorum yazıları, sararmış hepsi, birbirlerine yapışmışlar. Çıkarıyorum kâğıtları tozunu silkelemeye çalışırken küçük bir anahtar düşüyor masaya. Nerenin anahtarı anlayamıyorum. Kilidi çoktan kaybolmuş, belki de hiç açılmamış bir kapıya ait.
Ucu kırık bir kurşun kalem. Ne yazarken kırdı acaba?
Beni de çok kırdı. Kalem değilim ki açılayım, taptaze yeni ucumla.
Bir kitap var, üstü lekeli. “Benim Yüzümden” adı.
Ne derdi sürekli, senin yüzünden.
Kafam karışıyor. Çok bilinmeyenli bir denklem oldu. Kapatıp yine unutayım, sessizliğe gömüleyim, yokmuş gibi davranayım istiyorum ama çok geç artık açtım bir kere. Kapatamıyorum.
Eşyalar saklı kalmamış orada. Zaman saklanmış. Bütün ertelediğim yüzleşmeler, sormaya korktuğum sorular, bütün yarım kalmış cümlelerim, kapıyı çarpıp çıkmalarım, konuşmaktan üşenip kaçmalarım.
Çekmece hâlâ açık.
Öyle bakıyorum içine.
İçim sıkılıyor.
İçimdeki boşluk nasıl dolacak?
En üstte gördüğüm not kâğıdını alıyorum elime.
Aramam gerek, mırıldanıyorum, aramam gerek.
Sanki bu kez kimi arayacağımı ve neden arayacağımı biliyor gibi.


