Şirin Öz
Sabaha karşı beş. Akıllı yüzük, parmağını metalik bir serinlikle sıkıp sarstı. Ağzı kum, genzi kuraktı. Gözlerini zar zor araladığında odada o tavizsiz, o steril mavi ışık asılıydı. Telefonun karanlık ekranına dokunmasıyla bir bildirim parladı:
“Uyku skoru: 58. Derin uyku yetersiz. Odaklan, bugünü fethet, tavizsiz!”
Elif yorganı tekmeleyip doğruldu. Otuz üç yıllık ömrünün tüm yorgunluğu, boynunda günlerdir dinmeyen o kaskatı sızıya mühürlenmişti. Başarısızlık ya da “verimsizlik”, kendi eliyle ördüğü, kendi sırtında şaklattığı görünmez bir kırbaçtı. Kanada’nın kalburüstü mimarlık ofislerinden birinde ortaklığa oynuyordu ve hayatı da çizdiği cam kuleler gibiydi: pürüzsüz, şeffaf, milimetrik ve esnemez. Gençliğinde kasetçalardan taşan o coşkulu 80’ler synth-pop ritimleri, yerini yıllar içinde metronom gibi vuran yeknesak bildirim seslerine bırakmıştı.
İçindeki o ince, o yorgun ses sabırla fısıldadı: “Sen asıl değil, akılla tasarlanmış kusursuz bir kopyasın.”
Yanında yatan Mark yavaşça sırtüstü döndü. Gözlerini açmaya bile üşenerek komodindeki tabletine uzandı. Parmağı pürüzsüz ekranda süzülürken sesi, kusursuz ayarlanmış bir klima uğultusu kadar tekdüze, bir o kadar mekanikti.
“Günün verimli geçsin,” dedi, yüzüne bakmadan. “Akşam ilişki hedeflerini gözden geçirmek ve duygusal geri bildirim için takvimde bir saat ayırdım. Yirmi on beş uygun. Gündem maddelerini girdim. Lütfen onay sürecini sektirme; çakışan bir toplantın yoktu, değil mi?”
Elif cevap vermedi. Mark da bir cevap beklemiyordu zaten. Üniversite yıllarında, sabahlara kadar süren o tasarım tartışmalarında gözleri parlayan o tutkulu, o taşkın adam değildi artık Mark. Eskiden saçlarına dokunuşunda hissettiği o sahici sıcaklık, şimdi “kaliteli zaman verimliliği” planlarının o metalik baskısı altında çoktan ezilip yitmişti. Mark’ın dünyasında her duygunun adının konması, her krizin bir takvim davetine dönüşmesi şarttı. İncelikle örülmüş sessizliklere, mahremiyete, pürüzlü ve hesapsız kabullenişlere yer yoktu; hisler bile birer bildirim olmak zorundaydı. Bu evde kapılar çarpılmaz, camlar kırılmaz, avaz avaz bağırılmazdı. Her şey yalıtılmış, sükûnet baştan sona optimize edilmişti.
Çıplak ayakla banyonun buz gibi fayansına bastı. Suyu açtı, o sağır edici beyaz gürültüyü boğmak istercesine buz gibi suyu yüzüne çarptı. Aynaya baktığında karşısında etten kemikten bir kadın değil, yüksek çözünürlüklü dijital bir ‘render’ duruyordu. Ama içeride bir yerde; boğazını yırtmak, o steril kabuğu kırmak, kanamak ve çığlık atmak isteyen vahşi bir gölge şahlanmıştı.
Plastik diş fırçasını lavaboya fırlattı. Tok bir sesle mermere çarptı, yere çakıldı. Eğilip almadı.
Zaman Nisan’dı. Aylardan o deli, o devingen, o tekinsiz Nisan.
Titreyen, soğuk parmaklarıyla takvim uygulamasını tümden kapattı. Havayolu şirketinin sayfasını açtı. Mantık yok, plan yok, valiz yok. Sadece içinin en karanlık dibinden kopup gelen o çiğ, o ilkel dürtüyle tek bir butona dokundu:
‘Kalkış: Toronto. Varış: İstanbul. Tek yön.’
Birkaç saat sonra Pearson Havalimanı’nın o bayat kahve kokan soğuk salonundaydı. On saatlik uçuşta zerre uyumadı. Motorların mekanik uğultusu, okyanusu aştıkça başkalaşmaya, yıllardır unuttuğu bir şarkının introsu gibi damarlarında atmaya başlamıştı.
Ve o şarkı, kırk sekiz saat sonra, bir Nisan sabahında İstanbul’un lodosuna karıştı.
Nisan’ın o arsız, o genzi yakan serinliği; Beşiktaş’ın egzoz ve kızarmış yağ kokan uğultusuna sarılıp Kanada’nın o yalıtımlı sterilliğini bıçak gibi kesti. Yıldız Teknik Üniversitesi’nin dik yokuşunu tırmanırken rüzgâr asırlık çınarların yapraklarını hışırdatıyor, Elif’in ciğerlerini bayram ettiriyordu. Üzerinde hâlâ Toronto’dan kaçarken giydiği o ince trençkot vardı; valizsiz, kalkansız, darmadağındı.
Avluda Aslı’yı gördü. Gümüşe çalan saçları, rüzgârda uçuşan şalı ve dizginsiz kahkahasıyla tam bir kaos anıtıydı. Karton bardaklarda çaylarını alıp Boğaz’a bakan taş duvarın kenarına kuruldular.
“Kanada seni yürüyen bir ‘render’a çevirmiş Elif,” dedi Aslı. Bardağını sallayarak hararetle konuşurken masaya çay sıçrattı, umursamadı bile. “Aydınlatman kusursuz, piksellerin yerli yerinde ama buraya kaçtığına göre içeride bir yerde çok fena kısa devre yapmışsın.”
Tam o an, Elif’in yüzüğü etini sıkarak titredi.
‘Kalp ritminiz düzensiz, stres seviyeniz artıyor.’
Oysa o, o aptal ekrana değil, masaya sıçrayan çay lekelerine, sonra da bardağın kızıl yüzeyine baktı. Bardağın dibindeki yüz darmadağındı; uykusuzluktan çökmüş göz altları, rüzgârın birbirine kattığı saç telleri… O ölçülü kadın, çayın buharıyla çatlayıp eriyordu.
Damarlarında 80’lerin o sentetik ama capcanlı bas hattı vuruyordu şimdi: Güm. Güm. Güm. Ritim terleyen avuçlarında atıyordu. Gözlerini kısıp Boğaz’ın akıntılı, hırçın sularına daldı. Yıllardır başkalarının takvimlerine ruhunu bağışlayan o “eksik kopya”, şimdi bu rüzgârlı duvarın dibinde çözülüyordu.
Elif yüzüğe baktı, sonra Aslı’nın ince kırışıklarla dolu, sahici, sımsıcak yüzüne. Parmağındaki soğuk metali zorladı, etini hafifçe kızartarak söküp çıkardı. Altında kalan tenin soluk, o çıplak izine gülümsedi.
Aslı durdu. Rüzgâr saçlarını ağzına savururken şaşkınlıkla sordu:
“Ne yapıyorsun sen deli?”
Elif, yüzüğü taş duvardan aşağı, kurumuş yaprakların ve asırlık köklerin arasına doğru savurup attı.
“Çatlak açıyorum Aslı,” dedi. Sesi lodosun uğultusunu delip geçerken, göğüs kafesini yırtarcasına derin ve titrek bir nefes aldı.
“Uyanış eşiğindeydim. Mimarlıkta çatlak zaaftır, anında sıvanır. Ama insan ruhunda çatlak, içerideki ışığın sızdığı, dışarıdaki hayatın içeri dolduğu tek yarıktır. Toronto’nun cam kulelerine sığmayacak kadar derin, devasa bir çatlak açıyorum.”


