Melike Erdoğan
Küçük adımlarla etrafımdaki ağaçları izleyerek yürüyorum. Kimi uzun, kimi kısa; kimi kalın gövdeli, kimi ince… Eğri büğrü büyüyenler, dimdik uzayanlar, kökleriyle kaldırım taşlarını yerinden oynatanlar. İnsanoğlunun doğaya verdiği zararlara inat, kendi bildiği yoldan şaşmayan ve doğallığını bozamaya çalışanları adeta kızdırmak istercesine kendinden ödün vermeyen ağaçlar… Kendi içsel yolculuğumda bana arkadaşlık eden ağaçlar…
Adımlarımı yavaşlatıp içime, ruhumun derinliklerine dalıyorum. Ben kimim? Ben neredeyim? Nereye gidiyorum? Zaman öylece akıp giderken hayatın neresindeyim? Türlü sorularla boğuşurken ağaçların hayata karşı dimdik duruşu, istediği yöne doğru uzamalarındaki kararlılıkları pek manidar geldi bana. Hele sonbaharın bu ayında yapraklarının büyüleyici edayla hayata karşı selam duruşları beni benden alıp uzaklara, çok uzaklara götürdü. Yeşilini korumaya çalışırken yavaş yavaş sararan, sonra turunculaşan ve ardından kızaran yapraklar…
Sanki bir renk çemberinin içinden geçiyordum. Her yerde bu kadar renk çeşitliliği varken, benim ruhum neden bu kadar renksizdi? Karanlık… Siyah…Simsiyah bir renk.
Çok zorlu ve yorucu günlerden geçiriyordum. Annemin yokluğu beni büyük bir kedere sürüklemişti. Onun ardından altüst olan benliğimi, darmadağın zihnimi toparlamaya çalışıyordum. İlk kez ölümün soğuk yüzüyle tanıştım. İlk kez kendimi bu denli yalnız bir o kadar da çaresiz hissediyordum. Aslında yapı itibariyle vurdumduymaz biri olduğumu sanırdım; dünyayı, insanları, olayları takmadığımı… Ama yanılmışım. Etrafım insan doluydu ama ben kalabalığın içinde yapayalnızdım. Bir çukurdaydım, bir çıkmazın içinde… Bu yalnızlık çukurundan çıkıp, ağaçlar gibi dimdik ayakta durabilecek miydim?
Rengârenk çiçek açıp, yaprak dökecek, başımı semaya doğru kaldırabilecek miydim? Kökleriyle kaldırımlar taşlarını yerinden söken ağaçlar gibi kararlı, istikrarlı basabilecek miydim toprağa…
Sevdiğim insandan ayrılmanın acısını henüz üzerinden atamamışken, tek dert ortağım annemin yokluğuna alışabilecek miydim?
Zihnimdeki bu düşüncelerle ağaçlı yolu bitirmiştim. Yolculuğum boyunca bana eşlik eden ağaçlar bir bir arkamda kaldı. Şehrin kalabalığını da geride bırakıp bahçe kapısından girdim. Fakat nasıl girecektim eve… Evimize…
Psikoloğum “Acıların var anlıyorum, ama her şeye rağmen hayat devam ediyor,” demişti haklıydı. Ben yeniden “ben” olabilecek miydim?
Ellerim titreyip, terlerken zor da olsa anahtarı çevirdim ve içeri girdim. Her yer annemdi… Elinin değdiği eşyalar, yemek yaptığı tencereler, tavalar, koltuklar, perdesi, masası, masa örtüleri… Fotoğraflar, çerçeveler… Her şey onundu, her yer annem kokuyordu. Ama o yoktu artık.
Ona ait olan ne varsa sahipsiz kalmıştı… Boynu bükük öksüz…
Tıpkı benim gibi…
Boş dolaplar, boş çekmeceler, bomboş bir yatak…
Büyük bir boşluk, sessizlik ve sessizliğin ortasında terk edilmiş bir ben.
Sahi ben kimim?
Neredeyim?
Neden bu kadar acıyla dolu hayat?
Derin düşünceler içinde gelgitler yaşarken açmadığım bir çekmece çarptı gözüme. Fotoğraflarımızı koyardı annem oraya. Hayatımıza giren teknolojiyle birlikte fotoğraf tab ettirmediğimizi düşünerek ilerledim çekmeceye. Eskiden film rulosu tab edilmek üzere fotoğrafçıya götürülür, günler sonra kavuştuğumuz fotoğraflar, eve gelince evde şenlik başlar, elden ele gezdirilir kahkahalar atılır, sımsıcak anlar yaşanırdı. Ahh ne heyecanlı anlardı onlar. Huzur dolu günlere büyük bir özlem duyarak çektim çekmeceyi ve fotoğrafları desteyle alıp, bağdaş kurup oturdum yere. Evlilik fotoğrafları, bizlerin türlü türlü çocukluk halleri, siyah beyaz, renkli fotoğraflar… Tek tek inceledim hepsini. Sevinçle karışan hüzünlü hallerim…
Ne kadar zaman geçti öylece farkında değilim. Annemin en sevdiği kolyesi, teki kaybolmuş küpesi, birkaç kaset, banka cüzdanı, kısa bir doğum günü notu, birkaç yılbaşı ve bayram tebrik kartları, kurutulmuş bir gül…Yeşil ve pembe renklerinin harmanlandığı ciltli bir defter. Daha önce hiç görmemiştim bu defteri. Açıp incelemeye başladım. Birkaç cümle okuyunca anladım ki bu annemin Şükür Defteriydi. Annem ağzı şükürlü bir kadındı ama şükürlerini bir deftere yazdığını bilmiyordum. Ne çok şey yazmıştı. Parmaklarımı yazılar üstünde gezdirdim. Sanki anneme dokunur gibi… Öncelikle varlığına şükretmişti, sonra sağlığına, sonra çocuklarına ve onların sağlığına. Madde madde yazmıştı; gözlerine, kalbine, elinin ayağının tuttuğuna, yürüdüğüne, ağzına, burnuna, nefes alıp verdiğine, çiğneyebildiğine, akıl sağlığına, düşünebildiğine, karar alıp verebildiğine… Gözyaşlarım sel gibi akıyordu. Aklıma dahi getirmediğim ne çok şeye şükretmişti annem. Yediğine, içtiğine, yuttuğuna, tek başına giyinebildiğine ve çok kıymet verdiği giysilerine…
Aldıklarına, alamadıklarına…
Renk renk giysileri gelip geçti gözümün önünden. Sonra öldüğü günü hatırladım istemeye istemeye. Eş dost, yakın akrabalarımız toplanıp cenazenin arkasından ona ait eşyaları, giysileri dağıtmak lazım demişlerdi. Evde kalması iyi değilmiş rivayete göre arkasından başkalarını da çekermiş.
Hemen harekete geçip el elden dolapları, çekmeceleri boşaltmaya başladılar. Salonun ortasında dağ gibi kocaman bir yığın oluştu. Gezmelikler, evlilik kıyafetler, pijama takımları, gecelikler, kazaklar, etekler, bluzlar, hırkalar, kabanlar…
Öncelikle teyzemler birer ikişer parça seçti “Hatıra olarak saklayalım ablamızdan,” dediler. “Bu eteği namaz kılarken giyerim, bu başörtüsünü ben alayım.” “Aa şu ceketini benim komşum Fadime’ye vereyim.” “Bu kaban yeniymiş, alt kattaki Nuriye’ye verelim.” “Ayşe, rahmetliyi çok severdi; şimdi sevmesin! Bir parça da ona ayıralım.” “Aman temizliğe gelen kadına; neydi adı? Gücenmesin ona da yelek, etek bir şeyler verelim,” diyerek pay ettiler. Kimi torbaya doldurdu. “Köyde fakir fukaraya dağıtırım ben.” Kimi çantasına bastı seçtiklerini…
Derken kocaman yığın bir solukta ah vah, vah vah, tüh tüh nidalarıyla eriyip bitti.
Bitti ama benim içimde de derin izler bıraktı bu yok oluş… Günlerce şahit olduğum bu durumu kabullenemedim. Anladım ki her şey insan hayattayken kıymetliymiş. Meğer eşyaya değerini katan sahibiymiş. Annem gezmelik kıyafetlerine pek titizdi. Dışarıdan gelir gelmez, üstünü değiştirir hemen dolabına asardı. Ütüsüz kıyafet asla giymezdi. Kabanlarının tüylerini temizlerdi tek tek… Oysa bir saat sürmeden bütün kıyafetleri, kıyamayıp arada sırada giydikleri; yeni sahiplerine ulaştırılmak üzere paylaşılıvermişti. Sahibi öldükten sonra hepsi bir kumaş parçası olup başka bedenlerde hatıra olarak anılacaktı…
Oysa annem için her biri ne kadar kıymet taşıyordu ki, Şükür Defterine bile yazmıştı “İyi ki alım gücüm var, güzel güzel kıyafetler alabiliyorum,” diye. Defter elimde saatlerce okudum, oturduğum yerde. Tüm uzuvlarım uyuşmuştu. Yerimden zorla kalkıp annemin en sevdiği yere; pencere önündeki koltuğa oturdum. Annem bu koltuğa oturur, perdeleri aralayıp ağaçları, gelip geçen çocukları, sonbaharda düşen yaprakları, yağmurları izler; ilkbaharı karşılardı bu camın önünde. Sımsıkı sarıldım annemin defterine anneme sarılır gibi… Dalgın ve hüzünlü…
Güneş batmış, gecenin karanlığı çökmüştü. Zamanı yitirmiştim aslında. Saniyeler, dakikalar, saatler birbirine karıştı. Ne kadar kaldım öyle bilmiyorum. Belki uyudum, belki rüya gördüm. Uykuyla uyanıklık arasında sendeleyip durdum. Psikoloğum Ayça Hanımın sesini duydum bir ara. Bir seansta “Yazı iyileştirir,” demişti. Ben de yazılanların büyüsüne kapılmıştım. Okudukça şükür kelimesi anlam kazanmaya başladı zihnimde. Hayatım boyunca hiç şükretmediğimi fark ettim. Sahip olduğum nimetlerin, aldığım nefesin ne kadar kıymetli olduğunun farkında bile değildim. Ciğerlerime kadar indiğini hissettiğim derin bir nefes aldım. Bir nefes… Bir nefes… Öylesine yaşıyor, oradan oraya savruluyordum. Kuruyup sararan, kızaran ve dalından düşen yaprak misali… Bu defterin sayfalarında, satır aralarında “ben” olma yolculuğumdaki “beni” buluyordum. Annemin geride bıraktığı Şükür Defteri bana bir kapı aralamıştı.
Ben kimim? Nereye gidiyorum? Soruları tek tek cevaplarını buluyordu. Bir yerlerden annemin beni izlediğini düşünerek deftere sımsıkı sarıldım, tüm bedenimde annemin sıcaklığını hissederek.
“Yazı iyileştirir,” diyerek mırıldandım. Ve ben de yazarak iyileşecektim. Yol üstündeki ağaçlar gibi kararlı, dimdik ayakta duracaktım.


