Melike Erdoğan
Uzun bir aradan sonra eve dönüyordum. On sekiz katlı bir binanın en son katında oturuyorum. Asansörün düğmesine bastım. Bastım ama içimde titreme, yüreğimde bir korku, kalp çarpıntısı… Dayanılacak gibi değil. Evime değil de sanki başka bir yere geliyordum. Türlü düşüncelerle yüreğimdeki çarpıntı kat kat artarak kapıya geldim. Elim titreyerek anahtarı çevirdim. Ter bastı bütün vücudumu boncuk boncuk… Kapıyı yavaşça itip içeri girdim. İçeri girdiğim anda evimin sıcaklığı yüzümde, bedenimde dolaşmaya başladı. Duygularım birden değişti. Korkum birden farklı bir boyuta götürdü beni. Hayırdır, duygu durum bozukluğu mu yaşıyordum? Hayır, değildi. Bir yuvanın sıcaklığını hissediyordum. Yaşanmışlığın izleri sarıp sarmalıyordu bedenimi. Endişelerim hızla biçim değiştirip bir anda sükuta erdi. Bu arada dört ay önce evimi nasıl bıraktığımı dahi hatırlamıyordum. Evim karmakarışık… Her yer olabildiğince dağınık. Vestiyerin önünde ayakkabılar, içeri terlikleri, yerlerde kutular, tadilattan kalma dolap kapağı, pufun üstünde montlar, şemsiye, aceleyle çıkarken almayı unuttuğum bir poşet… Aynanın önünde ıvır zıvır… Battaniye ararken açık bıraktığım dolap kapakları… Öylesine bıraktığımız yatağım, yorganım… Her şey ama her şey çok dağınık ve karışık.
Tıpkı zihnim gibi…
Dağınıklığın içinde gözüm duvarlara kaydı. Her tarafta ince, kimi yerde kalın, sıvası dökülmüş, boyası kalkmış çatlaklar vardı. Çatlaklar beni benden alıp o geceye, bilinmezlik gecesine götürdü.
Bitmeyen yola, bitmeyen yolculuğa… Karanlığa… Karanlıkla gelen çığlıklara…
Büyük bir sallantıyla uyandık yatağımızda. Yerimizden dahi kıpırdayamadan kulak kesildik seslere. Yer yerinden oynuyordu. Korku dolu gözlerle bitti bitecek derken yeniden başlayan şiddeti gittikçe artan bir sallantı. Üstümüze doğru gelen dolaplar, açılıp kapanan kapaklar, anlamsız bir gürültü, yanıp sönen ışıklar… Dışarıdan gelen gök gürültüsü, şimşek çakması… Sonsuzluk ve ölüm korkusu… Bilinmezlik… Yatağımızdan çıkmamıza müsaade etmeyen, dilimize dolanan duaları bitirmemize izin vermeyen saat kadar uzun süren dakikalar…
Şükür çok şükür durdu nihayet. Durdu ama neydi bu? Telefonu elime alıp deprem yazdığımda dehşete düştüm. Büyüklüğünü, şiddetini telaffuz dahi edemedim. Beynim durdu. Çalışmıyordu artık. Durmuştu her şey, zaman durmuştu… Arka arkaya aramalar başladı. Kardeşim, kayınım, çocuklarım… Sesimizi duyan ‘’Deprem! Çabuk aşağı inin,’’ diyor ve kapatıyordu telefonu. Bir an önce inmeli mi, yoksa kalmalı mıydık? Gel gittiler yaşarken, daha üzerimizden o büyük şoku atmamışken büyük bir sallantı tekrar başladı. Kıyamet kopuyordu… Sallandı koca bina bir o yana, bir bu yana… Durduğu anda pijamalarımızın üzerine kalın bir kaban geçirip, içinde ne olduğunu dahi bilmediğim bir çanta, bir battaniye; cüzdanımı kaptığım gibi merdivenlere doğru koşmaya başladım. “Arabanın anahtarı, arabanın anahtarı,” diyordum bir yandan da.
İçimde merdivenlerde tekrar depreme yakalanma korkusu… Sonra komşuların sesleri. Allah Allah nidaları. Bismillahlar… “Bu neydi?” soruları. Allah’ım sen koru bizleri… Korku dolu gözler arasında beş altı dakikada ancak inebildik. Çaresizliğin en son hali tüm gözlerde. Yoktu böylesi, yaşanmamıştı daha önce, kimse şahit olmamıştı…
Nihayet apartmanın kapısına ulaştık bu sefer de depreme eşlik eden şiddetli bir yağmur karşıladı bizi. Sararmış benizler, fal taşı gibi açılmış gözler, titrek sesler… Herkes arabasına doğru koşturmaya başladı. Arabaların en güvenli sığınak olduğu düşüncesinden başka çaremiz yoktu. Hemen açık bir alana sığınacaktık. Bu ümitle koşturdum arabaya. O esnada tekrar telefonum çaldı.
Ne olamaz, hayır hayır…
Bizim ev mi yıkılmış?
Hayır olamaz emin misin?
Çığlıklar, bağırtılar ya annemler…
Kimler vardı evde?
Cevap veren yok mu telefona?
Eşime dönüp sadece “Evimiz yıkılmış,” dediğimi hatırlıyorum.
Uzun, upuzun bir yolculuk… Karanlık, sis, yağmur… Ümitle karışık duygular, dualar, gözyaşları… Bilinmezlik… Ve bilinmeze doğru giden biz…
Kıyamet filmi sahnesinin ortasında bulduk kendimizi. Kapanmış yollar, beton yığınları, yıkılmış evler, yan yatmış duvarlar, çaresizce bağrışan insanlar, kalabalığa ışık olan telefonlar… Koşuşturmalar…
Bu karmaşanın içinde yolunu ezbere bildiğimiz evimizi bulamadık. Hangi sokağa dönse arabamız, mahşeri andıran benzer görüntüler. Enkaz molozlarının başında çaresiz, ümitsiz insan kalabalığı… Tozun toprağın içinde zorla ilerleyerek sokağımıza girdik sonunda. Ve kocaman bir yok… Bir yok oluş… O an içimde kocaman bir boşluk. Adı yok… Tarifi olmayan bir boşluk… Acı… Sadece acı… Ve anlamsız birbirine karışan duygular… Öfke, nefret, çaresizlik, acıma, sevinç, hüzün, isyan, şükür, sabır… Boğulma hissi…
Molozların arasında, üstünde çaresiz arayışlar… Zamana sığmayan bekleyiş… Dinmesi mümkün olmayan sonsuz acı… Bu acı sadece benim acım değildi, koskoca bir ülkenin acısıydı. Maalesef bu gerçeği günler sonra televizyon izlerken anladım. Utanarak, canlı çıkan bedenleri alkışladık, cansız bedenlerle birlikte toprağa karıştık… Toprağı bol olsun dualarını; gözyaşları içinde, kaderin karşısında iki büklümken kabul ettik, içimize akıttığımız gözyaşlarını yutkunurken… Sağ çıkanlara sevinemedik, kayıplarımızı beklerken… İç içe geçmiş duyguları çözemedi zihnimiz… Ne kabullenebildik ölümü ne de teslim olabildik inançlarımıza. Hastane yollarında mekik dokuyup mezarlıkta gözyaşlarına boğulduk… Ambulans sesleri, cenaze arabaları, kamyonlar, kepçe gürültüleri birbirine karıştı günlerce.
Enkazın altında kalanlar sadece bedenler değildi, ömürlük hayallerdi… Umutlardı… Annem, babam, gelinimiz, iki yeğenim bir de arkadaşları… Altı bedenden üçüne sağ ulaşırken üç bedenden sessizlik haberini aldık sadece göz işaretleriyle… İki canımızı, canımızdan koparıp toprağa verdik, yüreğimiz paramparça ruhumuz enkaz… Ne paylaşmaya ne bir söz söylemeye ne de yazmaya yüreğim dayanmadı. İçimin acısını bir şekilde paylaşmayı düşünmek dahi içimi acıttı en derinden aylarca…
Baba ocağının göçüğü altında kaldık hepimiz… Umutlarımızı, mutluluğumuzu, sevincimizi, hayallerimizi, anılarımızı yitirdik taş yığınlarının, molozları arasında. Umut aradık, taşın toprağın içinde yağmur damlaları bedenimizi ıslatırken… Ve hatta gözyaşlarımıza karışan yağmura inat soğuğa meydan okuduk üşüyen ellerimizi ovuştururken. Tarihe şahitlik edecek, içinde yaşanmışlık barındıran bir hatıra, bir kitap, defter, bir tesbih, bir fotoğraf aradık. Aradık… İçimin yangını ağlayamadığım, yutkunup kaldığım anlara inat artarak büyüyor. Birbirimizden kaçırdığımız gözlerimiz başka türlü bakıyor… Bir zamanlar anılarla doldurduğumuz güzel hayaller kurup, süslediğimiz, hep orada duracağını sandığımız evimiz, aile üyelerimiz bir altı Şubat sabahında yoktu. Kocaman bir boşluk açılmıştı yüreklerimizde. O sabah bambaşkaydı… Hâlâ da bambaşka.
Bu tarih, artık takvim yaprağındaki sıradan bir günün tarihi değil; binlerce insanın yüreğine kazınmış büyük bir acı… Derin bir iz, hiç kapanmayacak bir yara… Büyük bir kayıp, büyük bir sessizlik…
Umudun, hayal kırıklığının ve çaresizliğin adıydı deprem…
Sanki zil çaldı. Kendime geldiğimde gözlerimi duvardaki çatlakları izlerken buldum. Biliyordum duvardaki çatlakları sıvayla, boyayla kapatabileceğimi…
Ya zihnimdekiler… Yüreğimdekiler…
Asla kapanmayacak olan ruhumdaki derin izler… Derin yaralar…
O anda zil tekrar çaldı. Kapıyı açtım komşularım “Hoş geldin,” diyerek girdiler içeri… Gözümdeki yaşı sildim. İçimdeki fırtınaya rağmen gülen yüz maskemi taktım ve “Hoş buldum,” diyerek karşıladım misafirlerimi…


