BETÜL KOÇAK
Trene bindiğinde pencere camına yaslanan alnında toz ve ter karışımı bir tabaka oluşmuştu. Dışarıda uçsuz bucaksız bozkır… Alnındaki tozları düşündü o an. Sonra dışarıdaki rüzgârda savrulan tozları… O da bir toz zerresi gibi savrulsaydı ve ufukta kaybolup gitseydi. “Ufuk” dedi içinden. Ne kadar da umutlu bir sözcüktü. Sanki aydınlık barındırıyordu. Kırıklarından sızan aydınlık gibi…
Cebinden çıkardığı eski mektup ile uzun uzun bakıştıktan sonra elinde durduğu için mektubun bile kendisinden sıkıldığını hissetti.
Kaç yıl olmuştu? Annesinin el yazısı… Açtığı çocukluk yaralarını yok etmek istercesine buruşturduğu günü hatırladı. Kulağına bir fısıltı gelmişti. Etrafına bakınıp “anne” demişti mahcupça… Sonra göz yaşları ile dağılan mürekkep ile yazılar da dağılmıştı.
Aniden istasyonda gördüğü yaşlı kadının yüzünü anımsadı. Taş topluyordu yerden büyüklü küçüklü. Bir nehir kenarında taş sektirmeye gittiğini hayal etti. O da mektubu taş yapıp nehirde sektirmek istedi. Kadının yüzündeki çatlaklardaki gölgede kaybolan tozları düşündü. Alnındaki tozlarda kendi çatlaklarında kaybolur muydu?
Ev terk edilmişliğin ağır kokusunu taşıyordu. Kapıyı ittiğinde oraya geldiğine pişman edecek rutubet “merhaba” dedi. Ama gülümsemiyordu. Neyse ki serin hava yüzüne soğuk su gibi çarpmıştı. Adım attıkça annesinin bağırışlarını duydu. Eskimiş, yaşlanmış, buruşmuş halının desenlerini izlerken annesinin sesi uzaklaşıyordu. Bir gıcırtıya benziyordu artık.
Annesi hep o ayağı kırık sandalyede otururdu.
Ben ağlarken o sandalyede oturuşunu unutamıyorum anne. Öfke şarkısı gibi “kırılsın sen üstündeyken” diye mırıldanırdım. Kendi diktiğin gömlekler gibi dikmek isterdin beni. Artık göremeyen gözlerin için gündüz vakti bile lambaları açardın ama seni hiçbir şey aydınlatamazdı. Sen göremedikçe lamba bile kahkaha atardı. Ama sen dikiş tıkırtısından kahkahalarını duymazdın onun. Sen güzel şeyleri hiç göremedin.
Duvardaki fotoğrafına baktım sonra. Dikiş dikerken kullandığın ellerini sergiliyorsun. Bana hiç şefkatle dokunmamış o eller. Diktiğin gömlekleri tarlada gömmek istedim. Seni gömdüler ama ben hala o elleri gömemedim.
Koşarak gittim tarlaya. Elimde geriye kalan gömleklerinle… Hele bir tanesi vardı ki çıkmayan bir leke gibi taşırdın üzerinde. Kazdım toz içinde kaldım. Toz gibi kaybolmayı istediğim anı hatırladım. Gömleğinde bir mandal kalmıştı. Belki de senden bir parçayı hala yanımda taşımak istedim. Mektubunun yanına, cebime koydum.
Mezarlıkta rüzgâr ıslık çalıyordu. Taşın soğukluğu avuçlarına gelirken… İçinde durmadan konuşan bir kız çocuğu vardı. “Kemiklerin bile kaybolmuştur umarım. O kadar soğuksun ki taşı bile üşütmüşsün. Toprak nasıl kabul etti seni. Belki de artık konuşamıyorsun diye kabul etmiştir. Hep sessiz olmanı isterdim ama senin yanında sessizlik bile sinir bozucu oluyor.
“Affet beni” diye mırıldandı. İçinde yankılanan sesi hala şefkat bekliyordu. Duyduğu öfkeden pişman oldu. Derinden, uzaktan, sanki toprağın altından “sen beni affet kızım” der gibi boğuk bir ses duydu. Bağırdığı kadar net olsaydı keşke o ses. Kulağında değil sadece bütün bozkırda savrulan tozlar gibi yankılansaydı.
Dönüş yolunda bozkırın ortasında durdu. Gökyüzü çocukken çizdiği resimler gibiydi. Annesiyle vedalaşıp af diledikten sonra özgürleşeceğini düşünüyordu. Mavi gökyüzünün üstünde asılı duran beyaz bulutlar sanki üstüne düşecek ve ezip gidecekti onu. Ama burada ezilip kalmak istemezdi. Bu bozkır uçsuz bucaksız bir yer gibi dursa da ona hep dar gelmişti.
“Şimdi anlıyorum” diye geçirdi içinden. Bu topraklardan ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın içine işleyen acı gibi kökleri de bağlıydı buraya. Ne kadar kaçmaya çalışırsa çalışsın buraya geri dönüyordu. Hafızasından silmeye çalışsa da hep o çizgilerin arasına girmiş toz zerreleri gibi yanında taşıyordu.
- Bu öykü Kapadokya Edebiyat Buluşmaları’nda Yazar Hakan Akdoğan liderliğinde gerçekleşen “Birlikte Yazıyoruz” oturumunda yazılmıştır.


