Buğra Kaleli
Tamamını salmıştım ipin. Basit bir düğüm taşıyan tahta parçasını sıkı sıkı tutuyordum. Akşam üzerine yaklaşırken rüzgâr dengesizleşmeye başlamıştı ama uçurtma ipi koparacak kuvvete bir türlü erişemiyordu. Tahta parçasını kot montumun göğüs cebine sokup, benden kurtulamayacak şekilde sabitledim. Bağdaş kurup oturduğumda kaba etime toprağın serinliği sızmıştı. Gökyüzüne ilerleyen ipi gözlerimle takip ettim. Sonlara doğru ip belirsizleşiyor, sanki görünmez bir bağın sunduğu birlikteliğin yanılsamasını yaşatıyordu. Büyük ihtimal yukarıdan aşağı baksaydım ipi yine aynı şekilde görecektim; hissiyatta özgür, gerçeklikte bağımlı… Tıpkı insanlar gibi…
En uçta, turuncu renkte gövdesi ve karışık desenler dolu kuyruğuyla uçurtma salınmaktaydı. Gövdede, evde bulduğum büyük boy çöp poşetini kullanmıştım. Kuyruğun kısmetine ise market poşetleri kalmıştı. Göğsümden çıkan ip bazen çeneme bazen de burnuma dokunuyordu. Teraziyi kısa ayarlamıştım. Bu sayede uçurtma daha dik bir pozisyonda duruyordu. Nedense ahşabın naylon ile kurallı şekilde bütünleştiği bu nesneye karşı fazla empatik davranıyordum. Yüksekte uçmalıydı, rüzgârı hissetmeliydi, bir yandan karşı koyarken diğer yandan bana bağımlı olduğunu bilmeliydi. Şimdi yukarıda yalnız başına etrafı seyretmenin özgürlüğü ile gülümsüyor gibiydi…
Tepeye ilk geldiğimde onu bagajımdan dikkatlice çıkarıp yüzükoyun yere yatırmıştım. Kuyruğunu başlangıcından bitişine kadar gerisin geriye uzatıp, yerdeki küçük otlara takılmaması için uğraştım. İpin yumağını aça aça yeterli mesafeye uzaklaştım ve ipi sıkıca tutup koşmaya başladım. Eminim bedenini bir anda havada hissedince şaşırmıştı. Hatta kontrolsüzce savrulmanın verdiği panik ile kendini bir sağa bir sola atarak bana karşı koymaya çalışıyordu. O yükseldikçe, ben ipi salarak daha rahat hissetmesini sağladım. Bir süre sonra karşı koymanın gereksiz olduğunu düşünüp kendini rüzgârın kucağına bıraktı. Sakince salınıyordu. Yeteri kadar yükseğe çıkmadığı için düşme olasılığı vardı. Sakinleşmesine izin vermemeliydim. Durdum ve ipi sarmaya başladım. Şaşırdı. Sabitlendi ve ona uyguladığım güce karşılık vermeye başladı. Tepki verdiğinde ipi salıyor, durduğunda ipi kendime çekiyordum. İpi saldığım miktar çektiğime göre daha fazlaydı. Böylece aramızdaki mesafe giderek artıyordu. Uçurtma da kontrolün kendinde olduğuna inanarak yükselmenin tadını çıkarıyordu.
İpin sonuna gelmiştim. Herhangi bir eylemde bulunmuyordum. Uçurtma bazen kendini kurtarmak istese de fazla zorlamıyordu. Benim eylemsizliğimi fark etmiş olmalı ki kontrolün bütünüyle kendinde olduğu inancını sağlamlaştırmış gibiydi. İkimiz de halimizden memnunduk. Ben, yaratımım olan bir nesneyi gökyüzüne taşıyarak amacıma ulaşmamın mutluluğunu yaşıyordum. O ise saatler önce var edildiği Dünya’ya seyredilecek en güzel yerden bakıyordu.
İlk dakikalardaki isyanı, ona bir amaç verildiğinde yavaş yavaş itaate dönüşmüştü. Amaç, inançtan doğmuştu. Bir uçurtmanın yerinin gökyüzü olduğunu biliyordu ve bu haliyle uçabilmesinin tek yolunun, kontrolü sağlayacak bir ip sayesinde gerçekleşeceğini… Kanatları olmasını hayal etmedi. O yalnızca uçurtma olabileceğine inandı…

Ankara’da doğdu. İlk ve ortaöğrenimi Ankara’da tamamladı, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sınıf Öğretmenliği Ana Bilim Dalı’ndan mezun oldu. MEB bünyesinde Sınıf Öğretmeni olarak atandıktan sonra sırasıyla Şırnak, Mardin, İstanbul ve Konya’da görev yaptı. 2022 yılında Selçuk Üniversitesi Çizgi Film ve Animasyon bölümünü kazanıp örgün eğitime başladı. 2025 yılında Pötikare Yayınları’ndan ‘Bir Dileğe Yolculuk’ ve MSE Yayınları’ndan ‘Pampas’ isimli kitapları basıldı. Öyküleri çeşitli dergilerde yayımlanıyor. Halen Konya Karatay Yavuz Selim İlkokulu’nda Sınıf Öğretmeni olarak görev yapıyor. Evli ve bir çocuk babası.

