Alev Toparlı
Kumral dalgalı saçları beyaz patiskadan yapılmış yastığın üzerine dağılmıştı. Yastığın kenarına mor menekşelerin, yeşil yaprakların özenle işlendiği kanaviçenin bitimine dikilmiş dantelin beyazlığına tezat kızın saçları daha koyu görünüyordu. Genç kız gecenin bir kısmını uykusuz geçirdiğinden sabah ezanını duymamıştı, derin uykuların içindeydi. Az sonra evin emektar kalfası odasına girecek Mahinur’u uyandıracaktı. Güneş ışığı odanın camından içeri örtülü perdenin aralığından sızıyor; kızın pembe yanaklarında, kalemle çizilmiş gibi görünen kaşlarında, ufacık burnunda ve dolgun dudaklarında oynaşıyor, saçlarının içerisindeki sarı tonlarda geziniyordu. Bu tabloyu hangi ressam görse çizmek isterdi. Tıpkı ismindeki nur gibi parlıyordu kız.
Dilber Kalfa sabah namazından beridir işleri yoluna koymaya çalışıyordu. Kocaman köşkün sahanlığında elini beline koymuş, Hacı Bekir Efendi’yi hale göndermiş o gelene kadar da yapılacak bütün işleri sessizlik içinde yapmıştı. Bekir Efendi’nin dönmesiyle alıp getirdiği zerzevatı inceliyor bir taraftan Bekir Efendi’ye eline aldığı yeşillikleri sallayarak “A Bekir Efendi! Ben sana böyle mi al dedim, sen beni niye hiç dinlemiyorsun, tazecik olacaktı bunlar bak daha sabahtan pörsümüş, gözün kör müydü alırken?” diye verip veriştiriyor ama Bekir Efendi alışkın bu laflara, hiç tınmıyor, mahcup mahcup durup boyun büküyordu. Dilber Kalfa daha fazla uzatmadan eliyle işaret edip götür mutfağa dercesine bir hareket yaptı. Mutfağa giden zerzevat aşçı kalfanın maharetli elleriyle kilere yerleştirildi. Şu sıralar zerzevatı bulmak da zorlaşmıştı. Malum İstanbul savaştan yeni çıkmış düşman kuvvetlerinin işgali altındaydı. “Hey gidinin koskoca imparatorluğu düşmana boyun eğmiş, saraya nişan almış bekleyen düşman gemilerinin toplarını gören herkesin yüreği yanıyordu.” İstanbul ağlıyordu için için.
Mahinur’un geceyi uykusuz geçirmesinin de sebebi buydu. Günlerdir köşkte paşa babasının büyük bir gizlilikle yaptığı toplantılara şahit oluyor, konuşulanları gizlice dinlemeye çalışıyordu. Saray çaresizdi, vatanın her yerinde kısmi çarpışmalar oluyordu ama yetersizdi. İnsanlar bir haykırış, kendilerine sahip çıkacak bir umut bekliyordu. Mahinur günlerdir gecelerini uyanık geçiriyor, babasının planlarını öğrenmek için uğraşıyordu. Dün gece eve gelen bazı kişilerin önemli görevlerde olduğunu anlamıştı. Ayrıca karanlıkta odasının camından dışarıya bakıp düşüncelere daldığı sırada köşkün etrafında bazı karaltılar görmüş evlerinin takibe alındığını anlamıştı. Paşa babasına durumu anlatmak için erkenden kalkmak istiyordu ama sabaha doğru uykusuna yenik düşmüştü. Evin harem kısmı, olan bitenden henüz haberdar olmasa da Mahinur feraset sahibiydi. Zamanın ileri gelen ailelerinin kızları nakış işleyip, piyano çalıp, gelin olma hayalleri kurarken o ülkenin gidişatından endişe ediyordu, böyle konulara merak sarmasının en büyük etkeni ise babasının görevinin İstanbul bürokrasisiyle ilgili olmasıydı.
Sabah evin hanımlarının çalışmaları her zamanki gibi alışılmış şekilde geçti. Akşam paşa eve teşrif edince doğruca çalışma odasına girdi. Mahinur babasının gelmesini fırsat bilip mutfakta sade kahve yapıp bakır tepsiye fincanı ve lokumluğu yerleştirip odasına destur isteyip girdi. Babasının yüzündeki çizgilerin daha bir derinleşmiş olduğunu gören kız ağarmış saçlarına, gözlerinin altındaki mor halkalara bakarak “Babacığım eğer müsaadeniz olursa sizinle konuşmak istediğim önemli bir konu var,” derken getirdiği kahveyi çalışma masasına bıraktı. Paşa kızının güzel yüzünün endişeyle gölgelenmiş olmasına bakıp “Benim nur yüzlüm ne oldu da bu kadar endişeye gark oldu güzel yüzün? Sen güleceksin ki paşa babanın omzundaki yükler hafifleyecek, seni kedere ne sevk etti bakalım, anlat babana.” Mahinur babasına gece karanlıkta evin etrafında dolaşan karaltılardan, haftalardır yaptıkları toplantılarının takip edilmesinden korkmasına, vatanın sıkıntılarından, babasının başına bir şey gelmesine kadar bütün endişelerini anlattı. Mahinur’un zekâsına bir kez daha hayran olan babası “Sen yorma güzel kafanı bu işlere,” dese de genç kızın babasından bilgi almadan gideceği yoktu. Çaresiz ayrıntıya girmeden kısaca anlatmaya başladı “Şimdi evde kimsenin haberi yok ama büyük bir oluşum var Anadolu’da. 9. Ordu Müfettişi Mirliva Mustafa Kemal Paşa Samsun’a gitti. Ben de yakında onların yanına gideceğim. İstanbul hükûmeti çaresiz kaldı, benim gibi binlerce vatan evladı peyderpey Anadolu’ya geçmeye başladı. Ben de bugün padişah efendimizden affımı istedim, en kısa sürede ivedilikle sizi Bursa’ya hanımannemin yanına taşıyayım oradan ihtiyaç duyulan bölgeye gideceğim.” Mahinur dolan gözlerini babasının yaşlanmış yüzüne kaldırırken gülümsemeye çalışıyor ama beceremiyordu. Gözyaşları ona isyan edip yanaklarına süzülmeye başlayınca ayağa kalkıp babasına doğru yürüyüp sarıldı. Baba kız bir müddet böyle durdular. Babasının misk kokusunu sanki bir daha hiç koklayamayacakmış gibi korkuyordu kız, kalbinde beliren umuda tutunup içinden sıkıntılı günlerin hemen geçmesi için Allah’a dualar etmeye başladı. Uyanışın şafağı sökmek üzereydi ve bir devin ayağa kalkışına tüm dünya şahitlik edecekti.
O akşam ev ahalisine kısaca talimat veren Paşa Bey iki güne kadar hazırlıkların tamamlanmasını emretti. Evde hummalı bir çalışma başlamış, yolculuk hazırlıkları için gerekli her türlü tedbir alınmıştı. Konu komşuya yaz için Bursa’ya gidileceği haber edilmişti. Evin emektar kalfası ve Hacı Bekir Efendi dışında ev ahalisinden başka kimse yolculuğa katılamayacaktı. Aşçı kalfaya izin verilmiş, evin diğer çalışanlarına ise yaz sonuna kadar memleketlerine gitmeleri söylenmişti. Yolculuk günü İstanbul’dan deniz yoluyla Mudanya’ya geçilecek oradan da demiryoluyla Bursa’ya intikal edilecekti. Mahinur heyecanlıydı aynı zamanda içini bir korku kaplamıştı. Dede evini çok sevse de Bursa’ya vardıklarında babasının kendilerinden ayrılacak olmasına üzülüyordu. Ev ahalisi ayrılık günü feryat figan ağlamaya başlayınca Paşa Bey duruma el koymuş, her bir çalışanın eline kese içerisinde harçlık verip helallik istemişti. Hep bir ağızdan “Helal olsun siz de bize hakkınızı helal edin, bize babalık yaptınız inşallah hayırla gidin, gelin,” diyerek dualar etmişlerdi. Paşanın yaveri İzzet Bey de yolculuğa çıkanlardandı. İzzet Bey baba gibi sevdiği paşasının yanında duruyordu. Aklı da gönlü de Mahinur’a kaymıştı. Kızı gördüğü ilk günden beridir seviyordu. İçinden “Oğlum bu kadar sıkıntının içerisinde âşık olmak da nedir? Kendine gel İzzet,” diye geçiriyor, kendisine kızıyordu. Aşk işte ne savaş dinliyordu ne de başka bir bahane. Gözleri sıklıkla kahverengi çarşafının içerisinde gonca bir gül gibi duran Mahinur’a kayıyor, sonra kendisine yine kızıyor devamlı gelgitlerin içinde mütemadiyen bu hâl böyle devam ediyordu. Mudanya’ya indiklerinde denizin kendilerini sersemleten ama bir o kadar da ruhlarına iyi gelen havasıyla tren istasyonuna hareket ettiler. Mahinur, İzzet Bey’in bakışlarını kendi üzerinde hissetmişti sıklıkla. Aslında İzzet Bey’in, babasına olan davranışlarını, saygıyla konuşmasını, görev aşkı olarak görse de deniz yolculuğunda kendileriyle ilgilenmesini, adamın efendiliğini ve üstün meziyetlere sahip olmasını takdir etmişti. Her şeyden çok da vatanına duyduğu aşk onu etkilemişti. Arada göz ucuyla delikanlıyı inceliyor, yeşil gözlerine, kalın kaşlarına fesinin altındaki gür saçlarına, gülümserken aralanan beyaz dişlerine bakıp yakışıklı olduğunu düşünüyordu. Kompartımanda sıkılınca dışarıya çıkmış, bu sırada bir iki kelam edince kızın kalbi de karşısındaki delikanlıya ısınmıştı. Trende yolculuk yapan İngiliz askerler de bulunmaktaydı ve kızın güzelliği askerlerin ilgisini çekmişti. Özellikle de Binbaşı Jack Berkman kızı kısa bir süreliğine görse de aklı karışmıştı. Kızla tanışmak ve konuşmak istiyordu. Paşa Bey’in tütün içmek için dışarı çıkmasını fırsat bilip yanına yaklaşmış ve kendisini tanıtmıştı. Mahinur’un konuştuğu İngilizce’ye hayran olmuştu. Belli ki eğitimli kızdı ve iyi bir aileye sahipti. Paşa Bey’le de tanışan ve Paşa Bey’i soru yağmuruna tutan bu askere, ihtiyatlı cevaplar vermesi karşısında şüphelenmiş daha fazla bilgi edinmenin peşine düşmüştü. İzzet Bey’e durumu anlatan Paşa iyice işkillenmişti, ailesinin hanımannenin konağında ne kadar güvende olacağına dair de içine korku düşmüştü. Bursa yolu iki genç kalbin birbirleri için atmasına sebep olmuştu. Her olanda bir hayır var derler ya gençlerin ilgileri Paşa’nın da dikkatini çekiverdi. Kızını güvenebileceği birisine emanet edeceğini bilmek içini rahatlattı.
Bursa Osmanlıya başkentlik yapmış olan güzel şehir, yeşilin her tonuyla şehrin etrafını sarmış dağları, ovaları, bereketiyle insanın içini açan havadarlığıyla misafirlerini karşıladı. Yol yorgunu ahali konağa inince akşam olmuştu. Konuklar sevgiyle kucaklandı. Önce yemekler yenildi, sonra odalara çekilindi ve sabaha kadar yol yorgunluğu giderildi. Paşa Bey, İzzet Bey ile çalışma odasına çekilmişti. İstanbul’da kendisine iletilen görev sebebiyle en kısa sürede Amasya’ya hareket edecekti. İzzet Bey’e konağı emanet edecekti, aileyi korumadan ve Bursa’daki yapılanmadan o görevli olacaktı. Dedikoduların önüne geçmek için hemen Mahinur’la nişan takılacağını ve kendisinin eve döndüğü gün nikâhlarını kıyacağını İzzet Bey’e söyleyince genç adam sevincinden ne diyeceğini bilemedi. Mahinur çalışma odasına çağırıldı ve babası “Biliyorsun benim nur yüzlüm sen anacığından kalan yegâne hazinemsin, ben yakında gideceğim, görevim bilinmezlerle dolu seni evladım gibi gördüğüm İzzet’e emanet etmek ve eğer senin de kabulün olursa nişanınızı yapıp öyle yola çıkmak isterim. Malum savaş hâli gidip de gelmemek var işin sonunda. Şimdi söyle bakalım bu izdivaç için senin fikrin nedir?” Mahinur utancından kızaran yüzünü önüne eğerken gözlerinden yaşlar akıyor ve babasına “Siz nasıl uygun görürseniz babacığım,” diyerek cevap veriyordu. Böylelikle iki genç ertesi gün nişanlandılar. Eşe, dosta, akrabaya haber edildi, nişan duyuruldu. Paşa bey ise nişanı taktıktan sonra gizlice Amasya’ya hareket etti.
İzzet Bey İstanbul tarafından işgal kuvvetlerinin talimatları üzere çevrede oluşan isyan hareketlerini bastırmak üzere görevlendirilmişti. Gerçek görevi Bursa ve çevresinde oluşan direniş hareketini doğru biçimde yönlendirmek ve kurulacak ordu için onları eğitim altına almaktı. Böylelikle gizli görevine de başlamış oluyordu. Mahinur da nişanlısına ferasetiyle her buluşmalarında destek oluyordu. İngiliz komutanlarla çalışan İzzet Bey onların isteklerini yapıyor gibi görünerek aslında edindiği gizli bilgileri gerekli merciye iletiyor ve istihbaratı sağlıyor, bir taraftan da dağa çıkan çetecileri bastırırken onları ikna edip Kuvayı millîye ordusuna katılmalarını sağlıyordu. Tek bir sıkıntısı vardı İzzet Bey’in, Mahinur’un peşini bırakmayan İngiliz asker. Konağı koruma göreviyle yerleştirdiği askerlerin ilettikleri notlarda kızı görmek için haber gönderen İngiliz’in bu saplantısı İzzet Bey’i öfkelendiriyordu. Bir gün adamın karşısına çıkarak “Benim nişanlımla neden görüşmek istiyorsunuz acaba?” diye sordu. Adam şaşırarak “Nişanlı olduğunu bilmiyordum? Şu işe bakın siz çok şanslı bir beysiniz benim böyle bir nişanlım olacaktı değil savaşmak yanından bir dakika bile ayrılmazdım,” diyerek karşısındaki adamı kışkırtmak için konuşurken İzzet Bey dişlerini sıkıyor, silahını ateşleyip adamı öldürmek için can atıyordu ama görev bilinciyle sabrediyordu. Mahinur ise olup bitenden haberdar olunca İzzet Bey’in konağa geldiği bir gün “Bana silah kullanmayı öğretseniz, dedemin silahlarından birini yanımda bulundursam iyi olacak, benim asker eşi olarak silah kullanmayı öğrenmem lazım gibi geliyor,” diyerek nişanlısına ricada bulundu. Mahinur evde faydasız oturmak istemiyordu. Vatanın kurtulması için gerekirse canını bile vermeye hazırdı. Mahinur ile görüşmeyi kafasına takan İngiliz subay, Mahinur’un çarşıya Bekir Efendi ile gittiğini öğrenince karşısına çıktı. Kız önce kibar biçimde kendisiyle görüşmesinin münasip olmadığını söylese de ikna olmayan subayın laubali davranışı karşısında sinirlenerek çantasından silahını çıkartıp “Bakınız daha fazla ısrar etmeyin ne bu vatanı ne de bu vatanın kadınlarını alabilirsiniz. Gerekirse kendimizi öldürürüz yine de ikisini de size yâr etmeyiz biz.” Kızın sözleriyle şaşkınlıkla hayranlık arası bir his içinde olan yüzbaşı, Mahinur’u iki elini teslim olmuş gibi kaldırarak rahat bıraktı. Akşamüzerinin kızıllığı yansıyordu gökyüzüne ama vatan kurtuluşa uyanıyordu. Bu vatanın kadını, erkeği, çocuğu herkes bu ruha bürünmüş, Kurtuluş Savaşı’nın kahramanları olacaklardı.


