Özlem Ural
Çalan türkünün sesi, eski bir hatıranın içinden yükselir gibi minibüsün bozuk motorundan gelen sesi bastırıyor, daracık metal gövdeyi bir mezarlık sessizliğiyle dolduruyordu. Zeze, bu tükenmiş melodiyi bir süredir dinliyordu. Ne türkünün sözleri teselli veriyor ne de motorun iniltisi yolculuğu katlanılır hale getiriyordu. Kıpırdanınca, yanı başında pembe yemenisi yer yer sökülmüş yaşlı kadın, yılların yorgunluğunu hatırlatır gibi derinden bir homurtu saldı. Dört duvarı yoktu bu minibüsün, ama insanlar birbirine duvar olmuştu. On beş, yirmi beden, zamanın unuttuğu bu seksenlerden kalma tenekeye nasıl sığınmış, akıl almıyordu. Orada, titreşen koltukların arasında hem türkünün hem de hayatının orta yerinde derin bir yalnızlık içinde oturuyordu Zeze.
İç çekti. Şoföre seslenmek için sesini yükselttiğinde kendi sesinin bile bu metal kalıbın içinde kayboluşuna şaştı, kaldı. Sanki nefesi, içinden geçip giden yılların ağırlığını taşıyamıyor, göğsünde bir yere takılıp kalıyordu. Bir kez daha denedi, bu kez sesindeki titrek isyan, motorun gürültüsüne bir an üstün geldi. Müzik sustu, gözler ona döndü, sonra dünya yeniden aynı keşmekeşe bıraktı kendini. Şoförün tam arkasında oturan çocuk, ona acımayla karışık bir merakla baktı. Bir şey söylemesine gerek görmeden, minicik avucuyla şoförün sırtına bir şaplak indirdi. “İnecek var!” diye bağırdı. O küçücük bedeninden çıkan o büyük ses, Zeze’nin içine dokunan bir utanç gibi yankılandı. Minibüs ani bir çığlıkla fren yapınca, Zeze bir anlığına geçmişine doğru savruluyormuş gibi hissetti.
Minibüs uzaklaşırken, toprak yola çöken toz bulutunun içinde yalnızlığıyla baş başa kaldı. Çocukluğunun o eski günlerinden fırlamış gibi bir rüzgâr serinliği birden yüzüne vurdu. Dağın eteğinden süzülen nehir, sanki yıllardır beklediği bir selamı ona göndermek istercesine gürül gürül akıyordu.
Tam o anda, geçmişin kapıları usulca aralandı. Yanında, hiçbir ayak sesi duymadığı halde bir çocuk belirdi. Parmakları Zeze’nin koluna dokunduğunda hafif bir ürperti hissetti. Çocuk uzaklaşırken geriye dönüp baktı, o al yanaklı yüz zamanın içinden kopup gelmiş bir hatıra gibi, Zeze’nin kalbine saplanan bir hüznü taşıyordu.
Zeze hemen, o an anladı. Geçmiş, ona unuttuklarını hatırlatmaya geliyordu.
Köyün dışındaki birkaç ev görünmeye başladığında adımlarının ağırlığı arttı. Nehir kıyısındaki büyük kaya, çocukken huzur bulduğu o eski tahta sandalyenin yerini tutuyor gibiydi. Kayaya oturduğunda, sanki yıllar boyunca susmuş bir iç ses yeniden nefes aldı. Anasının ona söylediği türkünün yarım kalmış ezgisi dudaklarına ilişti.
Ve yine… Dizine değen o küçük el. Hüzünle bakan o çocuk tekrar yanı başındaydı. Geçmiş, bu kez kaçmasına izin vermeyecek kadar yakındı. Ona soran gözlerle bakıyordu. Küçük bedeninin gölgesi Zeze’nin üzerine düştüğünde, o hüzünlü gözlerin içindeki tanıdık ışığı daha çıplak görür oldu.
“Ne işin var burada Zeze?” diye sordu çocuk, sesi kırık bir masalın başlangıcı gibiydi, hem de bir vedanın son cümlesi gibi.
“Bir daha dönmeyeceğine yemin içmiştin?”
Zeze, sanki kalbinin içinden bir kesik açar gibi geçen rüzgârı tutmak istermiş gibi derin bir nefes aldı. “Anam… Anam çok hasta…” diyebildi sadece. Sözleri suya düşen bir yaprak misali uzaklaştı sessizce. İkisinin de gözlerinde biriken yaşlar, yıllardır saklanmış acıların koynundan usulca çıkıyor gibi, akıyordu artık. Binlerce cümle, binlerce kırılmış anı, ikisinin arasında görünmez bir perde gibi amaçsızca salınıyordu. Artık nehir onların adına konuşuyor, deliler gibi taşlara vuran dalgalarıyla geçmişi yeniden hesap çağı için çağırıyordu. Bir süre öylece kaldılar; biri çocukluğunun hayaleti, diğeri erkenden büyümek zorunda kalmış yaralı bir beden. Böylece, zaman sustu, geçmişin sessiz çığlığı her yeri kapladı.
“Anımsar mısın oğul?” diyen sesi yankılandı anasının sonra. Nehir sesinden, rüzgârın içinden, belki de yıllarca susmuş bir hatıranın derinliklerinden.
O an sahne değişiverdi, bir öksürük tuttu kadını. Ayşe’ydi bu. Köyün delisi Ayşe. Ömrünü inadın ve sevdanın gölgesinde tüketmiş koca yürekli bir kadın. Kaderiyle inatlaşırken sevdiği adama bağlanan, sonra da o adama sığındığı için bir ömür yük taşıdığını sanan. Herkes ona deli derdi, kimse bilmezdi ki insanın gönlü kırıldığında aklı da peşinden yürürdü. Ayşe’nin gençliği rüzgâra tutulmuş bir ateş gibiydi. Dik başlı, hırçın ve bildiğini okuyan. Ve bir gün güzelliğine vurulan Beşir çıkagelmişti. Onu istemeye gelmiş, ama Ayşe’nin babasının “Yok!” diyen sert sesi duvar gibi örülmüştü karşılarında. Ayşe o gün kaderine değil, babasına resti çekmişti. “Sen misin yok diyen?” demiş ve Beşir’e kaçmıştı. Az kalsın kan davasına dönüşecekti bu sevda işi. Ailelerin büyükleri araya girmeseydi sevdanın toprağına kan karışacaktı Ayşe’nin deli inadından. Ayşe bir oğlan doğurmuştu sonra, Zeydan’dı adı; önce babası, sonra tüm dünya Zeze dedi ona. Ardından Ayşe’nin beş düşüğü oldu, gerisini saymayı bırakmıştı.
Geçmişin izinden yürüyüp gelen çocuk yeniden seslendi Zeze’ye: “Ne işin var buralarda Zeze?” diye yeniden sordu. Sesinde hüzünle karışmış bir sitem vardı. Sonra devam etti: “Sana kendini kaç kurtar dememiş miydim? Niye döndün?” diye sordu.
Çocuğun bu sözleri, bir zamanlar kendi dudaklarından dökülmüş cümleler gibi Zeze’nin paramparça olmuş camdan yüreğine çarptı, durdu. Zeze yutkundu. Sanki boğazından değil, bütün bir ömründen bir düğüm paramparça yüreğine iniyordu.
“Benim adım…” dedi usulca, ama devamını getirmek çok zordu. Geçmişin ağırlığı, kelimelerin boynuna bağlanmış bir zincir gibiydi. “Benim adım Zeydan,” diyebildi sadece. Bu sözün ardından çocuk, bir rüzgârın savurduğu kâğıt parçaları gibi dağıldı önce, sonra beyaz kelebeklere dönüştü, göğe yükseldikçe geriye sadece maviliğin içinde kaybolan bir hatıra kaldı.
Zeze dizlerinin titrediğini hissetti. İnsan bazen geçmişiyle yüzleştiğinde düşmezdi, ama olduğundan daha ağır birine dönüşürdü. Köyün içine doğru yürürken, toprak evlerin sessizliği tıpkı bir taziye evinin sessizliği gibiydi. Kahvenin önünde oturan birkaç yaşlı adam ona bakarken hafifçe başını eğdi. Merak mıydı bu, yoksa yıllar sonra geçmişten gelen kara bir gölgeyi görüşün utancı mı? Ayırt etmek zordu.
Zeze, cebine attığı anahtarı yokladı. Anasının titreyen elleriyle ona verdiği o eski, ağır anahtar… Bir eşyanın ağırlığının bu kadar acıyı ifade edebiliyor olması gerçeği yüzüne çarpıp duruyordu. Anasının sesini duyar gibi oldu; “Emanetindir, oğul… Unutma… Babandan yadigârdır o.”
Yadigâr…
Hem bir eşya hem bir hikâye hem de yıllar boyunca kaçmak zorunda kaldığı o acı yüklü hakikat …
Köy evinin önüne geldiğinde, göğsünde bir sıkışma hissetti. Sanki kapının ardında onu bekleyen yalnız bir oda değil, bütün hayatının düğümlendiği yerdi. Çatlak toprak duvarlar bir ağıdın son kuplesini seslendirmek için sabırsızlıkla onu bekliyor gibiydi. Babasıyla anasının son kavgası… “Hepsi senin yüzünden Zeze,” dedi içinden. O gün Zeze’nin canı çok süt çekmişti. Anası, davarlardan gelen tüm sütü Beşir’in sattığını duyuverince çılgına dönmüştü.
“Hem inşaatta çalışırsın, bir kuruşun geçmez şuncacığın boğazından, hem de evin rızkını mı çalarsın?”
Beşir sessizdi, bir iki kelam edecek oldu ama bilirdi ne deliydi karısı. Susmayı yeğledi. Ağlamaktan yüzü gözü şişmiş Zeze’ye baktı hüzünle, yutkundu. O gün o kapıdan çıkmış, kısa bir süre sonra ölüm haberi gelmişti. Aylarca köyün kadınları evin önünde ağıtlar yaktılar, dualar ettiler. Nafile … Zeze’nin baba acısı hiç dinmedi. O günden sonra bir daha ağzına acı süt değmedi.
Adımlarını duyup irkilen yaşlı adam, oturduğu yerden doğruldu. Gözleri büyüdü, zamanın tozu, toprağı içinde kaybolmak üzere olan yüzü yeniden bulmuş gibi sevindi. Sevinçle koştu Zeze’ye, sarıldı sımsıkı. Sonra bir telaş kapladı yüzünü; “Hayırdır Zeydan? Anan… iyi mi?” Sesindeki ürkeklik, Zeze’nin başını sallamasıyla yeniden yerini sevince buladı.
“Yoktur bir şey amca,” diyebildi sadece. İçeri girerlerken elindeki anahtara baktı yeniden, devam etti; “Tutturdu hastanede, evde emaneti varmış, onu almadan gözü açık gidermiş,” dedi, durdu.
Yaşlı adam bir an durdu, “Deli Ayşe…” dedi kendi kendine, başını sallayarak. Ardından eli ayağı birbirine dolansa da misafirini içeri buyur etti. Ocakta öten çaydanlığın sesi odayı doldururken, yaşlı adam masaya iki bardak koydu. “Ah be Beşir…” diye mırıldandı. “Ne çok severdin ona Zeze demeyi, en çok sen severdin onu be kardeşim.”
Zeze bu sözleri duyduğunda, boğazından ince bir sızı geçip gitti. “Benim adım Zeydan…” diye fısıldadı kendi kendine. Ama bu kez, bir savunma değil, bir kabullenişti bu.
Odanın köşesinde duran o Nuh Nebi’den kalma konsol, yıllardır açılmayı bekleyen çekmecesiyle tam karşısında usulca ona sesleniyor gibiydi. Zeze elindeki anahtara baktı bir süre. Demirin soğukluğu, avuç içindeki sıcak terin o rahatsız hissiyatını dindiriyor gibiydi. Geçmiş hatıraların gönül yaralarını dindireceğine dair bir iç ses beliriverdi birden. Umursamadı o sesi, kanmayacaktı ona. Büyük anlamlar yüklemek manasızdı. Alt tarafı babasının eski saatini veya dedesinden kalma silahı bulmayı umuyordu. Karşı odada onu bekleyen konsola doğru ağır adımlarla yaklaştı. Her adımda tahta zeminin gıcırtısı geçmişten gelen acı yüklü bir ağıt gibi tüm bedenini sarıyordu. Amcasının nefes alışlarını arkasında duyuyor, yaşlı adam her konuşmaya yeltendiğinde, attığı adımın sesi onu bölüyordu. Zeze dizlerinin titreyişine aldırmadan elindeki anahtarı konsolun zamanla kararmış kilidine yerleştirdi. Demir anahtar, yılların ardından yuvasına kavuşmuş gibi hafif bir tını çıkardı. Zeze’nin nefesi göğsünde sıkıştı. Anahtarı çevirdi. Çekmece, yıllardır kimse dokunmamış bir sırrı içinde barındırmanın mağrurluğuyla ağır biçimde açıldı. İçeriden çıkan hava, puslu bir kış sabahı gibi soğuk ve ağırdı. Zeze önce zarfı gördü, sonra sararmış köşeleriyle kalın bir dosya. Bir insanın, bir ömrün ve bir hakikatin ağırlığı sığmıştı bu küçücük alana. Eli titredi. Zarfı kenara koydu. Önce dosyayı aldı eline.
“Erzurum Devlet Hastanesi Toplum ve Ruh Sağlığı Merkezi” yazıyordu kapağın üzerinde. Bu cümle, Zeze’nin kalbinin tam ortasına saplanan bir bıçak gibiydi. Sanki biri geçmişin üzerindeki kalın siyah perdeyi yırtıvermişti.
Dosyayı sabırsızlıkla açtı. İlk sayfada bir isim yazıyordu; Beşir Taşdemir, 1943 doğumlu – Hastalık Seyir Dosyası. Zeze’nin parmakları titredi. Sayfaları çevirdikçe kelimeler keskinleşiyor, cümleler soğuyordu. Her bir satır yeni bir yara açıyordu. “Travma sonrası yönelim bozukluğu”, “Dezorganize konuşma, paranoid davranış, yakın bellekte kayıp.”
Babası kaybolmuştu, içinde. Kendi aklının karanlığında. O anda Zeze’nin yüzüne vuran tek gerçek buydu.
Kapının eşiğinde duran yaşlı adam, boğazı düğümlü bir sesle konuştu: “Anan bilirdi, tüm köy bilirdi oğul. Ama diyemedi kimse sana oğul. Söyleseydik senin de aklın dağılır diye korktuk.”
Zeze’nin dizleri çözülecek gibi oldu. Odada nefesi, duvarlara çarpıp onu boğan sessizliğe karıştı. Sessizliği dağıtan yaşlı adamın sesi oldu. “O zarfı açmadın mı daha Zeze?”
Zeydan başını kaldırdı, gözlerindeki buğu henüz dağılmamıştı. Eli konsolun üzerinde duran zarfın kenarına uzanırken, parmaklarına sinen korku ve titremenin geçmesi için dua ediyordu. Zarf, hafifçe sararmıştı, kenarları zamana teslim olmuş gibiydi. Üzerinde hiçbir isim, açıklama yoktu. Derin bir nefes aldı, zarfı açtı. İçinden tek bir kâğıt çıktı. Üzerinde kocaman harflerle “Tapu Senedi” yazıyordu. Yaşlı adam devam etti. “Baban senin için kazandığı tüm parayı biriktirdi, ananla Erzurum’da oturduğunuz evi almak için biraz eksiği kaldığı için sütü satmak zorunda kalmıştı. Bunu size diyemeden de o hallere düştü,” dedi ve devam etti: “Anan tapuyu baban hastaneye yatırıldıktan kısa bir süre önce buldu, sana bir şey demeye gücü yoktu.”
Zezenin gözleri doldu. Elindeki tapuya baktı. Bir kâğıttan fazlasıydı bu. Bir babanın eksik kalmış sevgisi, bir annenin yarım kalmış cesareti ve ezelden beri her şeyden sorumlu olduğunu düşünen küçük, masum bir çocuğun geleceğe olan hasreti… Odada hava ağırlaştı.
Minibüs toprak yolda ilerlerken, Zeze başını arkaya çevirdi. Toz bulutu arasından, al yanaklı küçük çocuğu gördü tekrar. Koşuyordu. Ona yetişmeye çalışır gibiydi, el sallayıp duruyordu. “Hatırladın değil mi beni Zeze? Bir daha unutma emi?” diye sesleniyordu çocuk. Koşarken ardında beliren beyaz kelebeklerle beraber gökyüzüne doğru havalandı. Yüzündeki kocaman gülümseme maviliğe karışırken ona son kez el salladı.
Zeze, ilk defa gerçekten nefes aldığını hissetti. Ve içinden bir ses usulca yükseldi; “Sen hep sevildin Zeze… Seni sevenlere hiç ihanet etmedin.” Tam o anda, ceketinin iç cebindeki telefon titredi. Dünya yeniden gerçeğe büründü. Telefondaki ses, ağıt gibi çöktü üzerine: “Ayşe öldü.”
Zeze gözlerini kapattı. Al yanakları, sicim gibi akan yaşlarına karıştı. Elinde tuttuğu dosyayı yeniden açtı. Son sayfayı buldu ve yeniden okudu: “Hasta, 72 yaşındaki Beşir Taşdemir 2025 yılı itibarıyla normal koğuşa alınmıştır. Geçmişe dair tüm hatıraları geri gelmiş, ailesine teslim edilmek istense de kendisi bunu reddetmektedir. ‘Zeze’ diye çağırdığı oğlunu burada bekleyeceğini beyan etmektedir.”


