Meral Kurulay
Tramvayın camındaki yüzüm titriyor; cam düzeldikçe ben bozuluyorum. Bir anlığına yerime oturmuş bir başkasını görüyorum ve o bana bakmadan benim adımı söylüyor. Yoksa bana mı öyle geliyor. Yüzüm ne kadar solgun, gözaltlarım morarmış. Evden saçımı bile taramadan çıktım. Tartışma yaşanmadan bir günüm geçmiyor ki. Bir zamanlar birlikte olmaktan keyif aldığım ortamdan kaçmak için her gün evden çıkıyorum. Oysa ne güzel başlamıştık hayata. Beni çok seviyor biliyorum. Ama neden, neden öyleyse bu tavırlar? Onun için işimi bıraktım. Yöneticilerim çok ısrar etti, önün çok açık dediler. Dinlemedim bastım istifayı. Salak kafam. Böyle olacağını nereden bilebilirdim ki…
Öyle bir duraktayım ki adım anons ediliyor sanki; hoparlör susuyor, içimdeki ses devam ediyor. Kime yetiştiğimi bilmiyorum, benden önde yürüyen biri var. Ardından bakakaldım. Boğuk anonslardan, cızırtılardan farksızdı kulağıma gelenler. Dur! Nereye gidiyorsun? Çok hızlısın yetişemiyorum sana. Bana dönmüş ve sabitlenmişti bakışları. Ben sana söylemiştim. Evet, söylemiştin. Dinlemedim. Gözüm bir şey görmüyordu o zaman. Şimdi? Anladım. Bağırma bana, ne yapayım, çok geçse. Hayır, hiçbir şey için geç değil. Ondan kurtulmalıyım. Nasıl mı olacak? Ben istersem olur. Kalkıp gitmeliyim buralardan ama nereye? Gözümü yumuyorum, ilk nereye başlamıştı yolculuğum? Ne zaman yolcu olmayı seçmiştim?…
Ellerimi cebime sokuyorum; parmaklar bana ait ama hareketler boşlukta. Tutuyorum telefonu. Soğuk, ellerim gibi. Etrafa göz gezdiriyorum. Pazar kurulmuş. Renk cümbüşü. İnsanlar konuşuyor, gülüyor, alışveriş ediyor. Pazara gitmeyi çok severdi. Ben, hiç sevmem. Dört saat pazar mı gezilir? Dilim damağım kurumuş, sürekli kalp çarpıntısı. Eller kollar dolu gez dur. Kendimi avutmalardan yorgun düşmüşüm. Arkama yaslanıyorum.
Telefonum titreşiyor sandım; avucum hareketsiz. “Alo?” diyorum, ses yok. Kendi sesim yankılanıyor. Yüreğim ağzıma geliyor. Yine de önüne geçemediğim koşma isteğiyle seğiriyor bacağım. Ayağa kalkıyorum. İnsanlar öyle hızlı hareket ediyor ki mahcubiyet hissediyorum. Ben neden yavaş bir ölüyüm? Ritme ayak uyduramıyorum. Yaşlı, evet düpedüz yaşlı hissediyorum kendimi. Bunca yorgunluğa rağmen hayatla sevişmek istiyorum. İniyorum araçtan. Soluklanmak için kaldırıma atıyorum kendimi.
Kaldırım taşları sırayla yükselip alçalıyor, ben düz bir çizgide yürüyemiyorum. Çantamı sıkıca tutuyorum. İnsanlar önümden geçip gidiyor. Kimse çarpmıyor bana. Avucum çantayı tutmaktan terlemiş. Parmaklarım acıyor.
Bir vitrinin önünde duruyorum; camdaki ben daha emin bakıyor. Göz göze gelince hangimiz göz kırptı, emin değilim. Kalbim yeniden çarpmaya başlıyor. Nabzımı duyabiliyorum. Uyuşmamışım bu iyi. Öyleyse mesele yok dedim yansımama. Bakışlarım önümden geçen otobüslere yöneldi. Onlardan birinde bir çocuk gülüyor; bu gülüşü daha önce yaşamışım gibi. Hatırlayamadım. Hâlâ çabalıyorum. Tuhaf bir canlılık duyarak karıştım kalabalığa. Sarhoş olmalıyım diye geçirdim içimden. Önemli olan bu an değil mi? Onu hazla tüketmeliyim. Geçmişi ardımda bırakmalıyım. Yürüdüm bir bara. Tereddütsüz yuvarladım önüme sunulan her bardağı. Kalktım, barmen gülerek bardağı işaret etti. Kafamı salladım istemem diye.
Avuç içimde bir çizgi içeri doğru büyüyor; sanki adımlarımı değil, düşüncelerimi sayıyor. Çizgiyi kapatamıyorum. Kapıdaki çocuk sigarasını yüzüme üflüyor. Yüzünde sevimsiz pis bir gülüş. Parmağındaki alyans evli olduğunu düşündürüyor. Bütün öfkemi, aşağılanmışlığımı ondan çıkarmak istiyorum. Yaradan’a sığınıp bir tokat atmak istiyorum. Elimden bir kaza çıkacak, kendimi tutuyorum.
Cebimde taşıdığım küçük kâğıtta adımın ilk harfi eksik; sanki benden bir parça dışarıda unutulmuş. Sahi adım neydi? Bir kadın bağırıyor. “Pis sümüklü.” Yaralarım kanıyor. Usulca yürüyorum. Kapı ziline basmadan kapı açılıyor; kimse yok. Benim evim mi burası?
Boy aynasına yaklaşıyorum, yüzüm büyümüyor, uzaklaşıyor. Gözlerimi kapatıp bir anı çağırıyorum; gelen görüntüde yerimi bulamıyorum. Kamera benden kaçıyor. Yüzüm acıdan harap olmuş. Usul usul ağlıyorum. Sırtım bitik. Tırnaklarım kırık. Düşünecek çok şey var.
Pencereyi açınca içerisi dışarı olmuyor; sadece sınır genişliyor. Nefesimi verip geri alamıyorum. Akşam vakti. Sokağın başında gençler toplanmışlar. Yüksek sesle konuşuyorlar. Ben de çıkmalıyım evden. Kapıya koşuyorum. Üst kat komşum Asya’ya uğramayı düşünüyorum. Politika konuşan spikerin sesi koridoru dolduruyor. Kafam kurşun gibi ağır.
Dışarıdan gelen ses, gitar eşiğinde şarkı söylemeye koyuluyor. Kalbi kırık bir kadının hikâyesi. Son basamakta dönüp baktığımda, merdiveni çıkanın ben olmadığını anlıyorum. Adımlarımı çağırıyorum; biri cevap veriyor, hangimiz? Yaşamak için emir almayı beklerken, yaşamaya karar veren ben.


