Hilal Özcan
Yurttan çıktığımda gözüm ona takılıyor. Gri siyah taşların arasında burnunu havaya dikmiş kırmızı parke taşı. İstemsizce kıkırdıyorum. Seni görse “Sanatçı burada ne anlatmak istemiş?” derdi lisedeki edebiyat öğretmenim. “Valla ne desem yalan olur hanım abla. Taş yetmedi, bu da kalmış mı bizim kasada? Uydu mu uydu! Azıcık çatladı ama ne yapalım, boş mu bıraksaydık?” “Oyy yaralandın mı sen?” diyorum küçük kırmızı taşa. “Dönüşte sana bir yara bandı alayım.” Üstünden atlayıp geçiyorum. Burayı güzelleştiren o sanki. Keşke bütün taşlar kırmızı olsa.
Omzumdaki çantamın ağırlığından sola doğru yamulmuş olabilirim. Ne garip; çantayı sağ omuzuma takıyorum, o havaya yükselirken sol omuzum aşağıya doğru çöküyor ve o daha fazla ağrıyor. Dayan kızım, diyorum. Sen ne çuvallar taşıdın, bu nedir sana? Yeni keşfettiğim pastanenin cam kapısını zorlayarak açıyorum. İçerisi mis gibi poğaça kokuyor, bir de simit. Yemin ederim birisi yakmış simitleri. Öyle sıcak, öyle yanık kokuyor ki midem bir tuhaf oluyor. “Hoş geldiniz!” diyor pastane sahibi kadın. “Ne alırdınız?” “Çay,” diyorum aceleyle. “Çok koyu olmasın, çok açık da. Orta işte.”
Elindeki minik kâğıda siparişi yazarken gülümsüyor. “Çok sıcak olmasın, çok soğuk da orta işte,” diyor göz kırparak. Başım omuzlarımın arasına sokulurken yanaklarıma al basıyor, gülümsüyorum.
Çantayı açıp içindekileri dikkatlice çıkartıyorum. Bir sürü fotokopi. Fırından yeni çıkmış gibi. Yer yer dağılmış mürekkebi, çok şükür ki okunuyor. Karışmasın diye aralarına renkli kağıtlar sıkıştırmış kırtasiyeci. Şimdi hepsini düzenleyip zımbalarım. Renkli kağıtlardan da kapak yaptım mı ne güzel olur! Sonra da sıcacık bir çay içerim, aynı annemin yaptığı gibi. Çayımı masaya bırakırken minik bir kurabiye de bırakıyor yanına. “İkram,” diyor göz kırparak pastaneci kadın, “afiyet olsun.” Yavaşça ısırıyorum ağzımda dağılan kurabiyeyi. Çayımla birlikte dans ederek iniyorlar mideme. Renkli kağıtlar ile kapak tasarlıyorum. Minik yoncalar ve papatyalar çiziyorum boşluklara. İlk defa uğraşıyorum böyle bir işle. Babam, “Azıcık uyanık ol,” dediydi. “Bir şeyi almadan düşün, araştır iyice. İlk gördüğün yerden alma. Yenisin diye kandırıverirler adamı. Hee lazımsa al tabi kızım. Ne yapar eder bulurum, bir şeyler gönderirim evvelallah.” Zımbayı sıkıca bastırıyorum üst üste koyduğum kağıtların üzerine. Birleştiriyor hepsini, hem de yarı fiyatına.
“Zeynep! Kız, ne yapıyorsun burada?” diye sesleniyor masamın başında aniden beliren güneş gözlüklü sarışın kız. Ellerim apar topar topluyor masadakileri. Çantamın içine atarken zımba çat diye yere yapışıyor. Bir elimle zımbaya ulaşmaya çalışırken gözlerim onu süzüyor. Ağzımın açıklığı ona komik gelmiş olacak ki bir kahkaha bombası kulaklarımda patlıyor. “Ne oldu kız? Niye şaşırdın o kadar?” aceleyle boş sandalyeye oturuyor. Ellerindeki kâğıt çantalar için de bir sandalye çekiyor. Çantalar birer insan olmuş, bana bakıyor. “Hiç, şaşırdım birden.” diyorum dibi gelmiş çayımı kurumuş boğazıma yuvarlarken. Bu soğuk havada taktığı güneş gözlüklerini sarı saçlarına taç gibi yerleştiriyor. Kırmızı ojeli parmaklarını havaya kaldırırken bana soruyor “Latte, Americano?” kulaklarım, duyduğum kelimelerin telaffuzunu dilime ulaştırmadan ellerimle itiraz ediyorum. “Yok yok, ben çay içiyorum.” Gözlerim kareli çantalara kayıyor. “Ah! Neler aldım bilemezsin. Öyle güzel şeyler vardı ki! Ama öğrenciyiz şekerim, hepsi bir anda olmuyor.” Kirpikleri annemin ördüğü kazağın ilmeklerine takılıyor. “Üstündeki çok güzel. Vintage olmalı. Nereden aldın?” Dalga mı geçiyor anlamıyorum. Vintıç mı ne, o ne onu da bilmiyorum. “Annem ördü,” diyorum utanarak. “Ooo çok iyi. Bana da örer mi?” kırmızı ojeli tırnakları kazağımın kollarını çekiştiriyor. “Gerçekten güzel, cool yani,” diyor. Ayaklarım sandalyenin altına kaçıyor. Sıcak Americanosunun dumanı tüterken önüne servis ediliyor. “Thank you,” diyor yüzüne bakmadan. Pastaneci abla, “Afiyet olsun.” derken ona kurabiye getirmiyor. “Nereden buldun burayı?” diyor omzunun üstünden sağına soluna bakınırken. “Hiç,” diyorum. “Buldum işte.” “Sen de pek konuşkan değilsin ha!” diyor dudaklarını büzüp. Çantamı işaret edip göz kırpıyor. Açık olduğunu fark edip fermuarını çekiyorum hemen. “Ooo ne var içinde, aşk mektubu falan?” Kafamı sallıyorum, ellerim yüzünün önünde bir yelpazeye dönüşüyor. “Ne o zaman?” “Fotokopi,” diyorum fısıldayarak. Gözleri kocaman kocaman oluyor. “Sen de mi şu emek hırsızı kırtasiyeye gittin? İnanmıyorum!” Yanaklarım al al oluyor. “Niye öyle dedin ki? Herkes alıyor.” “Aaa çok ayıp ama şekerim!” diyor Americanosunu yudumlarken. “Düşünsene sana ait olan sensiz çoğaltılıyor. Bu emeğin sömürülmesi değil de ne? Düpedüz hırsızlık.” Boğazım düğümleniyor. “Kitaplar,” diyorum gözlerim dolarken “Çok pahalı ama.” “Aman şekerim,” diyor, “bir şeylerden kısabilirsin değil mi? Pastanede keyif çatma mesela. Bak bana, o çok sevdiğim ayakkabı markasının yeni sezon modelini almadım. Haksız mıyım ama?” Gözlerime sarı saçları, pahalı parfümü, kırmızı ojeli tırnakları kaçıyor. “Neyse şekerim, sen daha küçüksün, sonra konuşuruz” diyor ayağa kalkarken. Kâğıt çantaları bilezik gibi kollarına takıyor. “Ha bu arada,” diyor dumanı tüten fincanı burnuyla göstererek, “Bu seferlik senden olsun olur mu? Yurtta görüşürüz, byee!” diyor güneş gözlüklerini saçından alırken. Ayaklarım saklandığı yerden geri çıkıyor. Yarısını içip bıraktığı kahveye bakıyorum. Ben olsam hepsini içerdim. Lavaboya doğru yürüyorum. Duvardaki menü gözüme takılıyor. Şişe su yedi lira yazıyor. Kapıyı kapatıp ağzımı musluğa dayıyorum. On liralık suyu içiyorum bir seferde. Anamın ördüğü kazağın kolu ile dudaklarımı kurularken almadığım yanık simit için kendime kızıyorum. Masaya dönüp eşyalarımı topluyorum. Elimi çantama atıp cüzdanımı arıyorum. Pastaneci abla gülen gözlerle, “Afiyet olsun,” diyor. Elime cüzdanla birlikte yarısı açılmış bir yara bandı yapışıyor. Minik kırmızı parke taşını özlüyorum. Kenarındaki çatlağa sığınıp üstümü yara bandı ile örtmek istiyorum. Sesim içime kaçıyor. “Şey,” diyorum. “Borcum ne kadar?”


