Emel Altuntaş
Selamsız, direkt konuya girdi. Halamın hekimini ziyaret et. Arada bir nasılsın diye sorardı, mesajla. On sekizimi doldurup yurttan gönderilince kısa bir süreliğine halasının evinde kalmamı sağlamıştı, sonradan benim için kira ödediğini duydum. Tuhaf bir şekilde hayatıma sızdı. Gönüllü arkadaşlık yapmak için kuruma gelmiş, onca sahipsiz arasından beni seçmişti. Eczacıydı, yanında çırak olmamı istedi. İşin inceliklerini öğretti. Kurumdan ayrılınca işsiz kalmazmışım. Aslında eğer istersem onun yanında çalışmamı seve seve kabul edecekti de. Bir kartvizit paylaştı. Doktor Zihni Kafalı. Oraya gittiğinde seni bekliyor olacak, sana vermesi için bir emanet bıraktım. Harfler kargacık burgacık, eksik, yanlıştı ama ne demek istediği anlaşılıyordu. Belli ki aldığı ilaçların etkisindeydi.
Birahane sokak, gıcırdayan sandalye, ikinci kat, sarımsaklı bakla kokusu, iki kilometre ötedeki torbacı, zeytinyağlı sabun kırıntıları, su tutmuş iri parmaklar, kocaman plastik terlikler… Doktor ofisine çıkan daracık merdivenleri tırmanırken bunları düşünüyordum. Sadece birkaç ay dayanabilmiştim ona, o da bana. Evin en küçük odasında kalmama izin vermişti. Sıcak, sevimli misafir odasına sokmadı beni. İlk günden aramızda bir soğukluk vardı zaten, hissettiriyordu. Merdivenler ne kadar da dar, duvarların boyası dökülmüş, burada kim niye muayene olsun ki…
Doktor Kafalı, kapıyı kendisi açtı. Stetoskop boynundaydı, kimin göğsünü dinliyorsa artık. İçerideki alkol kokusu son duayı çağrıştırdı. Azrail’in fener tuttuğu hastalar gibi görünüyordu duvarlar. Tavandan yansıyan beyaz ışıkla parlayan kafasını zor taşıyormuş, az sonra yere düşürecekmiş gibi omzunu döndürerek bakıyordu sağa sola. Demek sensin o, dedi. Ben onun için kim olduğumu bilemiyordum ama evet o benim, dedim. Metal bir sandalyeyi işaret etti. Ah Gülizar, canım gülüm benim, nasıl da çekti gitti. Nasıl çekip gitti, diye sordum. Koca kafasını kımıldatmadan baktı bana. Gözlerinde; derin, ruhsuz, anlamaya çalışan bir aptal, saf saf baktı yüzüme. Öldü işte, zamanı doldu, nefesi kesiliverdi. Sen onun yanından ayrıldıktan kısa bir süre sonra buraya daha sık gelip gitmeye başladı. Kalbim sıkışıyor, diyordu. Görünürde bir şeyi yoktu. Tamam, bazı değerleri yüksek, bazıları düşüktü ama ölümcül değildi. Ağrıları olmadığı halde yüksek miktarda sakinleştirici, hatta uyuşturucu etkenler buldum kanında. Bu stetoskopla mı dinledin onu, derken gülümsememeye çalıştım. Elbette bununla da dinledim. Kanını aldım, bir sürü tahlil yaptırdım.
Boynunu kımıldatmadan, ağır hareketlerle masanın diğer tarafına geçti. Benden başka bir doktora da görünmezdi. Sadece benim verdiğim ilaçları kullanırdı. Bu nasıl oldu? Kime, neye güvendiyse artık, yanlış ilaç kullanmış olabilir. Sol yanındaki metal komodine doğru eğildi. En alttaki çekmecenin anahtarını yuvaya yerleştirmesi epey zaman aldı. Oysa güvenmeden nasıl yaşar insan, öyle değil mi? Sonunda gıcırdatarak açmayı başardı. Bu güven meselesinin fazla abartıldığını düşünüyorum, şüphecilik iyidir, dedim. Nefes nefese kaldırdı omuzlarını. Şimdi şuraya iki seksen uzayacak, diye tetikteydim. Külüstür herif… Öteki alıngan bakışlarını yüzüme dikti. Yüksek sesle mi düşündüm, öyle olsa kendi sesimi duyardım. Zihni Kafalı, zihin okuyor olamazdı. Oğlan sana söyledi herhalde, diye mırıldanırken kalın plastik bir dosyayı uzattı. Elimle yokladım, sert bir potluk hissettim. Sanırım içinde sadece birtakım kağıtlar yoktu. Kapıdan çıkarken arkamdan seslendi, bana söylemek istediğin bir şey var mı, diye. Ne olabilirdi ki. Yine de beton basamakların başında durup birkaç saniye düşündüm, söyleyecek bir şeyim yoktu.
Bomonti’nin ara sokaklarından Şişli’nin aydınlık caddesine ulaşmak için epey yürüdüm. İlk karşıma çıkan kafeye attım kendimi. Dosyadakilerin her birinin üstü etiketlenmişti. Anahtarlar bir halkaya geçirilmişti. En büyük olan dış kapıya aitti, üstündeki etikette öyle yazıyordu. El yazısı tanıdıktı.
Apartman girişinde sessiz bir karanlık karşıladı beni, ikinci kata kadar yetişmiyordu otomat. Sensörlü de değildi tabii. Daire kapısının anahtarını yuvaya yerleştirdim, direnerek döndü kilit, kapı gıcırdayarak açıldı.
Girişteki çamaşır makinesinden aynı dantelli örtü sarkıyordu, kirlenmesin diye muşamba serilmişti üstüne. Alaycı bir tebessümle hemen yanı başında dikildi ev sahibem makinenin. Mutfağın kapısı aralık, ocağın üstündeki tencerenin altı kapalıydı. Kapağını kaldırıp içine bakmak istedim. Tahta kaşığı elimin üstüne yapıştırıverdi. Sana kaç kere söyleyeceğim, yemek demlenecek. Çay mı bu canım, demlenecekmiş! Hem senin süren çoktan doldu. Ne karışıyorsun? Hangi süre? Kime göre, neye göre? Dokunup yemeğin ayarını bozuyorsun. Geldiğin günden beri ağzımın tadı yok.
Mutfak masasını kaplayan muşamba örtünün üstündeki kırıntılara aldırmadan plastik dosyanın içindekileri dikkatle yaydım. Büyük anahtar halkasını cebime koydum, kaybolmamalıydı. Çok sıkı tembih etmişti, mesajı gönderen. Hayat memat meselesi, demişti. Tomar tomar tahlil sonuçlarını tek tek açıp tarih sırasına göre dizdim. İlk kan ve idrar örnekleri en üstteydi artık. Her birinin arkasına doktor görüşü ve reçete zımbalanmıştı. Dört ya da beş aylık bir takip föyüydü bu. Gururla okşadım eserimi. Ölmekten pek korkmazdı, Gülizar Hanım. Azrail’in bu kadar yakınında olduğunu bilse, yüzündeki tebessümün nasıl çarpıldığını hayal ettim. İçeriden gelen fısıltılara bakılırsa namaza durmaya çalışıyordu. Misafir odasının kapısını açmadan önce ellerini göğüs evinde kavuşturmuş, bismillahla çekişen kadına baktım.
Bu odaya ilk kez girdim. Dedim ya izin vermezdi. Gül yağı ya da lavanta, en kötü naftalin kokusu, bol bol kadife, püskül, düğme, ağır perdeler, cam büfe falan görmeyi ummuyordum. Ondan bunu beklememem gerektiğini kısa süre önce öğrenmiştim. Burası depo gibi bir yerdi. Perdeler sıkı sıkı kapalıydı. Işığı yaktım. Duvardan duvara, tabandan tavana onlarca çekmecesi, kapağı olan metal bir dolap, ne işe yarayacağını bilmediğim paslı demir parçaları, araba koltuğu bile vardı.
Anahtarların sıralandığı halkaya baktım. İki anahtarın üstü kırmızı kalemle numaralandırılmıştı. 1 ve 7 numaralı çekmece yazılı olanlardı bunlar. Bir numaralı çekmeceyi açmak için köşedeki seyyar merdivene tırmanmam gerekti.
Çekmece neredeyse boştu, içinde beyaz yassı bir çubuk vardı. Tam ortasından iki, kırmızı, çizgi ile işaretlenmişti. Parmağımla kuru, sert yüzeyi okşadım. Bir çift el boynumu sıkmaya başlamış gibi nefesim kesildi. Dengemi kaybedip yüz üstü zemine çakıldım. Burnum kanıyordu ama mızmızlanmadan hemen ayağa kalktım. Bunu yurtta öğrenmiştim. Her ne olursa olsun hemen ayağa kalkmalısın. Yedi numaralı çekmece omuz hizasındaydı.
Bir fotoğraf. Otomobilin arka koltuğundaki adamla kadın, neşeli görünüyorlardı. Deponun köşesindeki koltuğun ta kendisiydi bu. Kadının iri memeleri vardı. Ağzımı yaklaştırıp dudaklarımı değdirdim. Fotoğraf kanımla ıslandı. Gülizar’dı o. Gençti. Henüz hiçbir yeri pörsümemişti. Arkasını çevirdim, tarih atılmış, acemice çizilmiş yamuk yumuk bir kalbin ortasına iki büyük harf yazılmıştı. G besbelliydi de diğerinin C mi, O mu olduğu belli değildi. Parmak hesabıma göre kadının karnı doluydu.
Anahtarlığı çıkardım cebimden. Diğer çekmeceleri açıp açmama konusunda kararsızdım. Her birinin ayrı bir ağırlığı, söyleyecek saçmalıkları vardı muhakkak. Dile kolay koskoca Gülizar hanımın biriktirdiği hafızasıydı bunlar. Üstüme düşen kısmı yerine getirmiştim, inanmayan varsa iki sokak ötedeki torbacıya sorabilirdi. Büyük metal gövdenin kilitli küçük ağızları karşısında dikilirken, telefonum titreşti. Anladın mı, diye soruyordu. Üzgünüm, diyordu sonra. Kader işte ne yapacaksın. Tam birbirinize kavuşmuşken takdiri ilahi tecelli etti. Sanırım ilaçların etkisi geçmiş, biraz normalleşmişti. Cümleleri derli toplu, duygu doluydu. Evet, anlamıştım, hem de onun tahmin ettiğinden çok daha önce. Günü gününe de hatırlıyordum aydınlandığım o anı. Eczanedeydik, bir şeyler saçmalamıştı. Şaşırmıştım, sağıma soluma, ardıma bakmıştım telaşla. Allak bullak olmuştum. Hiç hazır olmadığım o aidiyet ya da dışlanmışlık duygusu içinde sıkışmıştım. Buna rağmen susmuyor konuşmaya devam ediyordu. Anlattıkları karşısında düştüğüm durumun farkında bile değildi. Sonra bayılıp yere yuvarlandığını hatırlıyorum. Başını raflardan birine çarpmıştı. Yine de konuşmaya devam etti. İçerideki küçük depodan bisturi getirmemi istedi. Anlamadım fakat dediği her şeyi yaptım. Yerde hareketsiz uzanan elinin içine koydum, bileklerini keseceği aklımın ucundan bile geçmezdi. Hastane polisine de bu şekilde ifade verdim. O an içeri giren bir müşteri ambulans çağırmış, beni sakinleştirmişti. Ona da böyle anlattım. Tedavisi uzun sürecekti, bu yüzden eczane bana emanetti.


