Ekin Toprak Ertuğral
Tavandan sarkan merdiveni aşağı çektim. Biraz gıcırdadı, sonra tık diye indi. Yukarı çıkarken korkmadım değil. Okuduğum kitaplardaki bütün korkunç detaylar gözümün önünden geçti. Kuru kafalar, iskeletler, yarasalar, fareler, örümcek ağları.
Tam aksine bomboş bir tavan arasında buldum kendimi. Sadece bir gömme dolap vardı. Köşedeki yuvarlak camdan tozlu bir ışık süzülüyordu içeri.
Dolabın kapağını açtım. Kıyafetsiz askılar sallanıyordu sadece. Üst raflar tozluydu. Sağ tarafta alt alta üç çekmece vardı. En üstteki biraz daha büyük ve kilitli. Kilidi çevirdim.
Çekmecenin içinde küçük bir sandık vardı. Dokundum. Ağaçtan anlamazdım. Babam olsa hemen sandığın hayat hikayesini yazardı. Kik ağacından mı, ceviz ağacından mı yapılmış hemen anlardı. Mavi, kırmızı, beyaz mozaikle süslenmiş elif ve vav motifi vardı kapakta. Zarif, minicik. Dövme yaptırmaktan korkmasan kolumun içine yaptırmak isterdim. Tam bileğimin içine gelen kısma. Kapağı açarken tek hissettiğim burnuma gelen baharatımsı bir kokuydu. İçi kırmızı kadife kaplıydı. Yumuşacıktı.
“Maria’ya…Doğum günün kutlu olsun. Sonsuza kadar dostumsun Defne.”
Not kâğıdı, şu hepimizin bildiği her masada bulunanlardan değildi. Dokusu, rengi üzerine saatlerce konuşabilirim. Kâğıt da benim işimdi işte. Yıllardır yayın evlerinde çalışmanın bana kazandırdığı bir özellikti bu.
Bu bir Bristol. Davetiye veya kartvizit için kullanılan dersem daha kolay anlarsınız. A5 ebadında bir bloknottan koparılmıştı ve ikiye ayrılmıştı. Tırtıkları belliydi. Yüzeyi pürüzsüz olduğu için resim de çizmek keyifli olabilirdi.
Dolma kalem ile yazılmıştı. Muhtemelen de Parker 51. İncecik, zarif bir yazı. Yazınız kötü olsa bile sonuç daha güzel olurdu bu kalemle.
Sanki dün yazılıp da bırakılmış gibiydi.
Yirmi gün önce kiralamıştım burayı ve açıkçası evi ilk gezdiğimde çatı arasına çıkmak aklıma bile gelmemişti. Bir senelik kirayı peşin ödeyince hatırı sayılır bir indirim de almıştım. Emlakçı anahtarı avucumun içine bırakıp topuklamıştı. Alacağı komisyonu hesaplamak için dükkâna koşmuştu belki de.
Emlakçıyı aradım. Sandığın sahibi Maria her kimse, sevinirdi.
Adam pek umursamadı.
“At gitsin abla, dert ettiğin şeye bak. Ya da beğendiysen senin olsun,” dedi. İçim rahat etmedi.
Ben bu evi neden kiralamıştım? Kendimi adaya kapatıp ne hakkında yazacağıma bile karar veremediğim kitabımı bitirecektim. Bir sene süre tanımıştım kendime. Bir tür inziva. Kafamın bomboş olması gerekiyordu. Kafamı kitabıma verecektim sadece. Nereden çıkmıştı bu sandık? Maria kimdi?
Yoksa mübadelede adadan ayrılmak zorunda kalan ailenin küçük kızı mıydı?
Ölmüş müydü yoksa? Neden çıkmıştım ki çatıya, neden açmıştım ki o çekmeceyi? Burnumu sokmasaydım ya.
Evden çıkıp komşu eve yürüdüm. Giderken de bahçedeki limon ağacından üç tane limon kopardım.
Kapıyı seksen yaşlarında bir kadın açtı.
Kendimi tanıttım, limonları verdim, komşuluktan bahsettik, o bana kahve yaptı. Yanında bir de reyhan şerbeti ikram etti.
Yandaki evde Maria isminde biri oturdu mu diye sordum. Kadının gözleri doldu.
“Maria benim can arkadaşımdı. 15 yaşındayken, tam da doğum gününde denizde boğuldu,” dedi.
“O zaman siz de Defne Hanım olmalısınız,” dedim. Defne ağacından yapılmış sandığın hikayesini, dostluklarını, ailesinin bu evden apar topar taşınıp Selanik’e döndüklerini anlattı.
Evimin kapısını açarken kitabım kafamdaki bulutun içinden bana gülümsüyordu. Adı bile belliydi. “Çekmecedeki Dostluk”


