Şehnaz Orhan
Rüzgâr, meltemden poyraza doğru yol alırken ıslıkları kulaklarımda çınlıyordu. Denizi yanına almış gürültüsüz, az insanlı çay bahçesinde yapayalnız otururken sadece benim masamın üzerine gündüz vakti birden utanmazca bir karanlık çöktü. Yukarıya kaldırdım gözlerimi ne olduğunu anlamak için. Tam masamın üstünde güneş tutulmuş, karanlığını bulunduğum yere yerleştirmişti. Görebilmek için yanımdaki ışıldağı elime aldım. Oturduğum masa dalgalanmaya ve öfkeyle homurdanmaya başladı. Ben masanın sağdan sola deniz dalgası gibi hareketini engellemeye çalışırken, bir yandan da aydınlanmak için ışıldağımı elimden düşürmemeye çalışıyordum. Yukarıdaki ağaçtan beyaz bir defter düştü masama. Yaprak da beraberinde uçarak tüylü bir kaleme dönüştü. Defterle birlikte kalem önüme inince masa birden duruldu ve sakinledi. Elimde ışıldakla kenarları sivri köşeli, siyah kaplı defteri açtım büyük bir merakla. Defter bembeyaz sayfalardan oluşmuş temiz bir günlük gibiydi. İlk sayfa ortalayarak süslü bir şekilde “Ayşe’ye” diye yazan tek bir isimle başlıyordu. Karanlık daha da koyulaşmış, güneş sadece benim tepemde ay ve dünya ile oynaşıyor onların arasına girmenin keyfiyle karanlığı daha da koyultuyordu. Masamın kenarındaki ağaçtan kuşlar karanlıktan korkup havalanıverdiler kendilerine bile yabancı gelen çığlıklarıyla. Sadece bir baykuşun ağaca konduğunu gördüm. Karanlıkta ışıldak olmadan görmenin kibri ile daha da dikleşerek benim sayfaları çevirmemi ve okumamı o da merakla bekledi. Sayfayı bir daha çevirdim ve okumaya başladım.
Bir gazete kupüründen fırlamış gibi kısa ve net bir cümle ile okuma serüvenim başladı…
“8 Eylül 1993’te (dün) Kevserli Çay Bahçesinde, Ayşe ile Osman ilişkilerini bitirmeye karar verdi. Ayşe sessiz bir şekilde masadan kalkıp giderken, yalnız kalan Osman ise sigarasını bitirdikten sonra masadan kalkıp oradan ayrıldı.”
Nasıl devam edeceğini tahmin bile edemeden, sayfayı sabırsızlıkla çevirip mektup havasında uzun bir metni baykuşa da duyurmak için, ışıldağımı iyice yaklaştırarak yüksek sesle okumaya başladım.
“Ayşe için ben diye bir şey kalmamıştı ortada sanki. Sesi çıkmadı, gözü görmedi adeta. Kulakları duyduklarından uğuldamaya başlamıştı. Ne diyordu bu Osman böyle!.- Bizim mahalleden Emine’yle beşik kertmesi olduklarını anaları söylemiş de, aslında o beni seviyormuş da, onları ikna edip Emine’yle bu işin olamayacağını söyleyecekmiş de, ben onu beklemeliymişim de sabırmış aşk demekte…”
Bu dakikalardan sonra kulaklarının duyamadığı bir sürü ama bir sürü ardı arkası kesilmeyen cümleler ve nedense içine hiç sinemeyen sahte sesler kulaklarındayken kaybolmuştu ruhu…
Bedenini de kaybettirmek için önce kalkıp tuvalete gitti, kusmaya. İçi bütün hislerini lavaboya döktü adeta. Bomboş kaldı birden. Önden bakınca arkası görülen saydam nesneler gibiydi suratı. Sararmış yüzüne dikkatlice baktı aynada. Yorgun, şaşkın ve çok üzüntülüydü…
“Bekle demek ne demekti! Neyi bekleyecekti ki? Seçim yapılmasını mı, tercih edilip edilmemeyi mi, verilmiş sözlerin bozulma merasimlerini mi, kavgaları ve çatışmalarımı?”
“Neyi bekleyecek Osman neyi? Emine’yle görüşmelerinde neler yaşandığını mı merak edecek, ya da annelerini kendisiyle evlenmesi için nasıl ikna edeceğinin cümlelerini mi öğretecekti ona?”
“Neyi bekleyecek Osman neyi?
Yüksek sesle söyledi bu son cümleleri, lavabodaki, pislenmiş yüzünü bile net gösteremeyen kenarı kırık aynaya bakarken…
Masaya geri döndüğünde Osman sözde üzüntülü, mücadele edecek cesareti bile üzerinde tutunamazken yapacaklarını arka arkaya sıralamaya başladı.
“Bekle beni, bana izin ver hepsini sırayla halledeceğim. Annemlerin onunla evlenmemi istediklerini biliyordum da vazgeçmişlerdir zannetmiştim, yani unuturlar gibi işte, öylesine kalır muhabbetlerde…Seninle dolaşmaya başlayınca kasabalılar boş durmamış yetiştirmiş herhalde. Bunlarda aceleye getirmeye çalışıyorlar işte.“
Daha fazlasını dinlemeden ayağa kalktı Ayşe. Hiçbir şey demeden sararmış suratı, büyümüş siyah gözleriyle Osman’ın yüzüne dik dik baktı.
“Bekle diyorsun öyle mi?”
Acı bir tebessümle sessiz bir şekilde ayrıldı Osman’ın yanından. Ağır adımlarla başı önünde beli yaşlı bir kadın gibi bükülmüş bir şekilde uzaklaştı oradan.
Diğer sayfayı çevirirken masamın üstündeki karanlık daha da derinleşti sanki. Baykuş okuduklarımı duyabildiği için mutlu, ben ise içim biraz üzgün okumaya devam ettim.
“Başımızı öne eğdirdin kız sen bizim dedi babası.” Biliyor muydun kız Hafize’nin oğlanın başkasına sözü olduğunu. Kahveye uğrayamadım bugün senin yüzünden. Hepsi sen ötürü be kadın. Sahip çıkamadın bir şu kıza. Rezil ettiniz beni ana kız.”
Bağrışlar, ağlamalar, annesinin tekne kazıntısı kardeşini ayağında sallarken ona bakan kederli gözleri…
“Seni göndereceğim halana. O uyuz kocası istemez ama umurumda değil. Birileri uğraşsın senle işte.”
Anasının ağlayışları, küçük kardeşinin bağrışları arasında gelişigüzel hazırlanan bir valiz, iki üç kazak, uzun etekler, bir cılız kabanla başlayan ona göre arayış isimli belirsiz bir otobüs yolculuğu… Muavinin ter kokusuyla, şoförün keskin sigara dumanıyla ve tüm yolcuların bilinmezlik hikayeleriyle …”
Devam etmek için sayfayı çevirdim, hiçbir şey yazılmamış bir beyazlık karşıladı beni. Yapraktan dönüşmüş tüylü kalemi bu sefer ben aldım elime ve başladım yazmaya…
“Eniştem değil ama, çocuksuz olan halam çok sevindi ben geldiğim için. Adeta kovulduğum kasabadan hangi arayışlara gireceğimi bilmeden geldiğim bu yerde, evinin içinde huysuz kocasından başka bir sesi duymanın mutluluğu ile halam beni meslek okuluna yazdırdı. Biçki, dikiş öğrenerek sadece elbise, etek dikmeyi değil kalbimin acıyan yerlerini de dikmeye başladım okul sayesinde. Ne aradığımı bilmiyordum ama neyi bulacağımı biraz kestirmeye başlamıştım. Sadece anamın kokusunu özlesem de bir atölyeye girmek en büyük umudumdu. Paramı az da olsa kazanıp anneme hediyeler gönderecektim. Hem huysuz eniştemi de memnun etmek için arada rakısıyla kavununu bile ben alırdım kim bilir?
Sayfaların okuması bittiğinde güneş yavaş yavaş kendini göstermeye başladı. Rüzgâr sakinledi, melteme dönüştü. Baykuş öyküyü tamamlamanın huzuru ve güneş ışığına tahammülsüzlüğü ile uyumaya gitti, kuşlar ağaçlarına kavuşup şarkı söylemeye başladılar hemen. Ben ise aydınlanan masamda ışıldağımı kapayıp, defteri kolumun altına aldım ve huzurla oradan uzaklaştım…

Şehnaz Orhan, Bursa doğumlu. Evli ve iki çocuk annesi. Psikoloji ve edebiyat, hayatında her zaman en sevdiği alanlar arasında yer aldı. Uludağ Üniversitesi İşletme Bölümü’nden mezun oldu ve aynı üniversitede İşletme yüksek lisansını tamamladı. Psikolojiye olan ilgisi nedeniyle İstanbul Ticaret Üniversitesi’nde Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik alanında yüksek lisans yaptı; ayrıca ICF onaylı koçluk yetkinliği kazandı. Halen Bursa’da bir patoloji laboratuvarında yönetici olarak görev yapıyor. Aynı zamanda Anadolu Üniversitesi Sosyoloji Lisans Programı’na devam ediyor. Yaratıcı ve ileri düzey yazarlık atölyelerinde eğitimlerine devam ediyor ve kolektif kitaplarda öyküleri, çeşitli dergilerde yazıları yayımlanıyor.


