Gülbin Pekel
Şehir meydanı bu gece görülmemiş bir gösteriye sahne oluyordu. Meydanın tam ortasında, toprağa kazılmış hendek, gösteri alanının sınırlarını çiziyordu. Hendeğin içine dökülen yanıcı yağlar ateş çemberine dönüşürken isli duman havayı kaplıyor, yarım daire şeklinde dizilmiş meşaleler rüzgârın etkisiyle duvarlarda titrek aydınlıklar bırakıyordu.
Ağızlarından salyalar akan bukalemunlar, yer maymunları, kan emici sülükler alevlerin sıcaklığını tenlerinde hissedecek kadar ateşe yakın oturmuşlardı. Gece kuşlarının kanatlarından kopmuş gibi kapkara giyinmişlerdi. Kıvılcımlar çirkin suratlarını aydınlatıyordu. Gözlerini turuncu ışığın tam ortasına dikmiş gösterinin başlamasını bekliyorlardı.
Mikah, ateş çemberinin ortasından kalabalığa göz gezdirdi. Koyu sürmeleri, bakışlarındaki vahşiliği daha da büyütüyordu. Yağdan birbirine yapışıp düğüm olmuş saçları, kurumuş kan parçalarıyla lekelenmiş sakalı yer yer beyazlamıştı. Parlak siyah pelerinini geriye savurarak kollarını iki yana açtı:
“Ey bu geceye şahitlik edenler! Ey ahali! Bu zehirli masala kulak verin! Bir zamanlar beşiği yılan ıslıklarıyla sallanan, süt yerine engereklerin zehriyle beslenen bir kız varmış. Kızın düşlerinde yasak ormanların cayır cayır yandığını, ruhunun karanlık kuyularda yankılandığını kimse bilmezmiş. Oyuna küçük elleriyle başlar, sonra kendi kanlı masalının içinde kaybolurmuş!”
Kara gölgeler sabırsızlanmaya başlamıştı. “Hadi başlasın artık!” diye bağırıştılar. Mikah, elindeki yılan başlıklı asasını yere vurdu:
“Onun büyüsüyle, iradeniz mum gibi eriyecek, kendinizden geçeceksiniz. Hazırsanız yılanları doğuran kadın Shiva masallardan süzülüp geliyor!”
Seyirciler nefeslerini tutmuş loş köşede kıvranan silüete bakıyordu. Mikah çatlamış dudaklarını punginin ağızlığına bastırdı. Çalgının su kabağından gövdesi her nefeste genişliyor tiz ve hırıltılı sesi iç gıcıklıyordu. Shiva omuzlarından sarkan dansçı kobrasıyla beraber dumanların içinden çıktı. Çıplak kalçaları ahenkle sağa sola sallanıyor, bütün bakışları üzerinde mühürlüyordu.Saçlarını savurarak dönerken, yılan da hareketlerine uyum sağlıyor, bir şal gibi yumuşak dalgalar çiziyordu. Shiva sadece dans etmiyordu. Her kıvrıldığında seyredenlerin bedenlerine çıplak dokunuşlar bırakarak zihinlerinin gizli kuytularını okşuyordu. İzleyiciler efsunlanmış gibi oturdukları yere mıhlanmışlardı. Mikah da heyecanlanmıştı:
“Haydi bebeğim, daha çok, daha çok kıvır! Memelerini suratlarına bastır. Emzir onları! Emzir ki sütlerinde boğulsunlar. Sana teslim olsunlar!”
Shiva’nın masalı yıllar önce evinin eşiğinde başlamıştı. Kapının önünde babasını beklerken, yılanların bıraktığı kırmızı ayak izleri ilk zehri olmuştu. Odasında sinsice dolaşan karanlık yaratıklar uykularını da kuşatmışlardı. Küçük kızın ızdıraplarından kaçıp sığındığı en güvenli yer kilerdi. Rutubetli rafların arkasına siner, kalbinin sesi duyulmasın diye avuçlarıyla bastırırdı. Sonra annesinin ayak seslerini duyardı. Kadın içeri bakmazdı bile. Soğuk bir sesle “Yine mi oradasın? Akşama misafir gelecek, ortalıkta dolanıp durma,” derdi. Ya da “Çık oradan üstün başın toz olacak!” diye seslenirdi. Annesi için kiler, sadece erzakların saklandığı bir yerdi.
Duvarlarda insana benzeyen küf lekeleri vardı. Bir gün Shiva hıçkıra hıçkıra ağlarken taşların arasından yumuşacık bir Ses duydu: “Sakın ağlama küçük kız! Yılanların kulakları yoktur, onlar titreşimleri takip ederler. Eğer ağlamazsan seni bulamazlar.”
O günden sonra Ses dışarıdaki acımasızlıklara rağmen Shiva’nın tek tesellisi olmuştu. Ta ki Mikah’a satılana kadar…
Shiva, bu gece çıplak ayakları yere her vurduğunda kirli eşiği, kanlı ayak izlerini ve yılan bakışları eziyordu. Kobra bedeninde dolandıkça kendine pullardan bir zırh örüyordu. Mikah bu birlikteliği hazmedemiyor içten içe kinleniyordu.
“Senin sahibin benim Shiva!”
“Seni ben yarattım sefil mahluk!”
Bu kibirli sözler Shiva’ nın beynine kırbaç gibi vuruyordu. Artık gösterisi kendi iradesini aşmış bir cinnete dönüşmüştü. Mikah pungiyi daha sert üfleyerek gerilimi tırmandırıyor, yılanı kışkırtıyordu. Müzik hızlandıkça kobra bir mızrak gibi dikiliyor kukuletasını açıyordu. Ama Shiva, titreyen kukuletayı okşadıkça yılan saldırmıyor, aksine kadının boynuna usulca sokuluyordu. Shiva kobranın altın sarısı gözlerine kilitlenmiş, ikisi tek vücut olmuştu. Dansları meydan okumaya dönüşmüş otoriteyi yerle bir etmişti. Shiva’ nın teni de yılan dokusuna dönüşürken kobranın sesi kulaklarında çınladı:
“Haydi Shiva! Şimdi!”
Shiva beklenmedik bir hamleyle Mikah’ı omuzlarından itip kütük gibi yere devirdi. Sırtı taşa vuran adam neye uğradığını şaşırmıştı. Kolları birer boa yılanı gibi adamın boynuna dolandıkça Mikah inliyor, zevk ve acının doruğuna çıkıyordu. Kalabalık çıldırmış gibiydi. Çığlıklar, alkışlar, ıslık sesleri meydanı dolduruyordu. Shiva’nın çatallı ve ıslak dili adamın şah damarında gezindi, dilini bir hançer gibi ağzına soktu ve tüm zehrini gırtlağına akıttı.
Kelimeler Mikah’ın ağzında ağırlaşıyordu, son bir gayretle tısladı:
“Sen de ötekiler gibisin İblis!”
Shiva, adamın üzerinden kalkarken zehrin sıcaklığı hala dudaklarındaydı. Bu sıcaklık artık onun hükümdarlığıydı. İçini kaplayan huzur, yüzünde gururlu bir gülümsemeye dönüştü. Gösterinin bir parçası zannettikleri sahnenin gerçek olduğunu anlayan karartılar çığlıklar atarak kaçışmaya başladılar. Meydandaki meşaleler birer birer sönmüş, sadece ateş çemberi kalmıştı. Kobra zarif bir hamleyle Shiva’nın boynundan yukarı tırmanarak başına dolandı ona asaletli bir taç yaptı.
Zemin aniden derinlerden gelen büyük bir gürültüyle sarsıldı. Meydanın binlerce yıllık taşları dalgalanmaya başladı. Şehrin damarları patlıyor taşı toprağı havaya fırlatıyordu. Aynı anda duvar çatlaklarından, çatılardan, pencerelerin pervazlarından ve kanalizasyon kapaklarından çıkan pullu gövdeler meydana akmaya başladı. Dans ettiği meydan bir yılan denizine dönüşmüş, görkemli bir buluşmaya şahitlik ediyordu. Kobra bir komutan edasıyla karmaşa halindeki topluluğu dizginlemek için kesik kesik tısladı. Yılanlar bu emrin karşısında itaatle hizaya dizildiler.
Shiva terbiyecisinin hareketsiz gövdesine son bir kez baktı. Ve elini kaldırarak heybetli ordusuna ilk komutunu verdi:
“Gidiyoruz!”
Yola koyulduklarında yılanlar ikiye ayrılarak Shiva’ ya yol açıyor, ardından dev bir pelerin olup eteklerine ekleniyordu. Gökyüzü karanlığını loş bir aydınlığa bırakmıştı. Güneş bu sabah Shiva ve ordusunu selamlamak için doğuyordu.
*
“Shiva; toplumun ehlileştirme kıskacında boğulan ve köleliği reddedip kendi hakikatinin efendisi olmayı seçen dişiliğin temsilcisidir.”

Tekirdağ’da başlayan yolculuğunu; toplumu sosyolog titizliğiyle gözlemleyerek, insan ruhunu aile danışmanı derinliğiyle çözümleyerek sürdürüyor. Biriktirdiklerini bir öğretmenin berraklığıyla aktarırken, tüm yolları ‘yaratma ve yazma’ tutkusuna çıkıyor. Modern dünyanın hengamesi içinde kaybolan ‘insan’ı bulup çıkarmak ve onu kelimelerle yeniden inşa edebilmek için çok çalışıyor.

