Mahinur Çenetoğlu
Uzaklardan gelen müzik sesine kulağını kabarttı yaşlı kadın. Hüzünlü ses yüreğinin ortasına oturmuş, nefes alışverişlerini hızlandırmıştı. Bir yandan gözlerinden akan yaşları siliyor, öte yandan önündeki yokuşu tırmanmaya çalışıyordu. Gücünün tükendiğini fark edince yokuşun başında duran büyük taşa oturdu. Şarkı hala kulaklarında çınlıyordu.
Rüyalarda buluşuruz, bu şarkıyla kavuşuruz.
Şaşkınlıkla etrafına bakındı, köy sessizdi, horozların ötüşü, tavukların kaçışı, derenin çağlayan suyunun dışında çıt yoktu. Bu şarkı neden gelip kulaklarına yapışmıştı?
‘Delirdim mi acaba? Delirdiysem de çok bilinçli delirdim galiba.’
Oturduğu taşın üzerinde soluklanırken elindeki sopayla toprağın üzerine bir şeyler çizmeye başladı, bunu yaparken ara sıra bükülmüş parmakları, kası erimiş avuç içlerine bakıyordu. Ellerinin üzerindeki damarlar boğum boğum olmuş, damarların içinden akan kanın rengi mordan siyaha dönmüştü.
‘Yaşlılık önce ellerde mi kendini belli edermiş öyle mi diyorlar? Bu beli, bu bacakları, bu buruşmuş, sarkmış gerdanı ne edeceğiz acaba? Hadi oradan be!’ dedi. Acı acı güldü oturduğu yerde. Elindeki sopayla yere çizdiği şekillere baktı bir süre. ‘Ya Raziye kul kurarken kader gülermiş öyle değil mi?’ dedi kendi kendine
Bu köyde doğmuş, burada büyümüştü Raziye. Köy meydanının yanındaki ilk okula gitmişti. Üçüncü sınıfı kadar okumuş sonra anasının dizi dibinde ona yardımcı olmuş, koyunları gütmüş, inekleri sağmıştı. Anne ve babasının istemelerine rağmen bir daha çocukları olmamıştı. Tek kıymetlileri Raziye’yi el bebek, gül bebek büyütmüşlerdi.
“Seni telli duvaklı gelin edeceğim Raziye, tabii zamanı gelince, sakın ha acele etme emi, mutlu yuvanı kur, seni çok sevecek bir adamla evlen.”
Anası böyle derken, hayallerinde Raziye’ye kimseleri layık görmezken kader ağlarını örmeye başlamıştı bile. O gözleri çapkın çapkın bakan Hasan yok muydu, ah o Hasan, o şapkayı gözlerinin üzerine eğip, gelip geçerken Raziye’yi süzen Hasan. On sekizindeki yakışıklı Hasan on beşlik Raziye’ye sırılsıklam âşık olmuş, derdinden yataklara düşmüştü. Anası vermem dedikçe oğlan ateşlerde yandı. Köyün ileri gelenleri devreye girdiler.
“Etme Iraz ana, burası köylük yer ne olacak Hasan iyi çocuktur, eli ekmek tutar. Kızını mutlu eder. Sanki sen kaç yaşında evlendin? Oğlan verem olacak derdinden gel he de şu işe bak kız da seviyor.”
Dünürcüler, elçiler gelmiş gitmiş sonunda Iraz anneyi zorla da olsa ikna etmişlerdi. Raziye on beşinde gelin olmuş, resmi nikahı yaşı tutmaz, imam nikahı yeter şimdilik diye ötelemişlerdi. Anası çok ağlamış, dövünmüş, isteğim gibi olmadı benim kızım daha küçük dediyse de laf anlatamamıştı kimselere. Elini kızının üzerinden hiç çekmeden, hep yanında olmuştu.
Üç yıl pek güzel geçmişti, Raziye nur topu gibi bir erkek evlat doğurmuştu. Hasan da yârine kavuştuğu için mutluydu.
“Raziye’m sana kavuştum ya, bak bebemizde ne güzel, kız bu aynı ben.”
“Sen ya Hasan’ım, başka kim olacak? Seni öyle çok seviyorum ki hep sana baktım bilmiyor musun?”
“Anan da gayrı surat etmese ne iyi olacak, bak her şey yoluna giriyor, az kaldı hükümet nikahımızı da yaptık mı mutlu olur inşallah.”
Annesi ona kırgındı, hayallerini yıkmıştı. ‘Acelen neydi kızım, kocanın köküne kıran mı girdi.’ Diye sürekli söylenmesinden usanmıştı da ‘’Ana deme gayrı, Hasan benim kaderim, seviyorum.’ Değince çaresiz susmuştu Iraz.
O akşam sofrayı kurmuş, tarhana çorbasını ocağa sürmüş, Hasan’ı beklerken kapının yumruklanmasıyla kurduğu hayallerden uyandı Raziye. Oğlan beşiğinde mışıl mışıl uyumaktaydı.
“Hayırdır inşallah, kim o?”
“Aç yenge aç!”
Murtaza’nın sesini tanıdı Raziye, Hasan’la birlikte geç saatlere kadar biçerdöverde çalışıyorlardı. Raziye kapıyı açtı, eli yüzü kan içindeki Murtaza’yı görünce öyle bir çığlık attı ki oğlan uyandı beşiğinde bağırmaya başladı.
“Ne oldu sana Murtaza, yaralandın mı? Hasan nerede?”
Sustu Murtaza, başını öne eğdi. Raziye’nin gözleri karardı, olduğu yere düştü, bayılmıştı.
Hasan öldü, havanın karanlığında iş yaparlarken yanlışlıkla biçerdöverin altında kalmıştı. Jandarma gelmiş, tutanak tutmuş ama nasıl olduğuna dair net bir bilgi hiç öğrenilemedi. Kaza işte, köy burası kaza olur dendi ve kapatıldı.
Resmi nikahı yoktu Raziye’nin kucağında bebesiyle annesinin yanında kaldı. Bir yıl geçtikten sonra Iraz karşısına aldı Raziye’yi, konuştu:
“Otur benim yanımda kızım, ben kendimi suçlu hissediyorum, bu ilişkiye çok rıza göstermedim ya, Allah beni mi cezalandırıyor sence? Bebemizi büyütürüz kaderin böyleymiş ne edelim ama varsa gönlünde biri…”
“Yok” dedi Raziye. On dokuz yaşında gencecik bir dul olarak kaldı anasının dizi dibinde.
‘Raziye ah Raziye, sen biraz yüzünü öte dünyaya mı dönsen artık, gelmişin yetmişine, ölüp gideceksin, mahşerde buluşursun artık Hasan’ınla, aklın fikrin rüyalarda buluşmakta. Rüya dediğin ne ki? Bir uyursun bir daha uyanamazsın işte o zaman gerçek anlamda buluşursunuz rüyalarda. Hasan gitti ama bak sana aynı kendisine benzeyen bir evlat bıraktı. Yeter gayrı yıllarca kendini heder ettiğin. Sen bitmedin Raziye, oğlun senin başlangıcın, sular aşağıya doğru akar.’
“Raziye Nene, Nene!”
“Len Samet, aferin benim sarı oğluma, nerden çıktın sen? Gel hele, seni Allah mı yolladı? Pek yorulduydum ben de.”
“Yooo anam yolladı, git bak nenen yolun başında bekliyor tut kolundan getir dedi.”
“ Kendi niye gelemedi soyka anan, baban nerde kuzum?”
“Uyuyordu gece çalıştı ya Nene, unuttun mu sen?”
“Unuttum tabii unutmaz mıyım, unuttum ben. Tut hadi elimden de gidelim evimize.”
Samet koştu küçücük elleriyle nenesinin kemik torbasına dönmüş elinden tuttu. Bebek adımlarıyla yokuşu çıkmaya başladılar.
“Nene, ne çiziyordun toprağa? Gördüm ya, kalp mi o? Yanındaki de ev mi?”
“Hayallerimi çizmişimdir Samet’im, sen Nenenin hayalleri yok mu sandın he? ”
Gözlerini kısarak güldü Samet, ‘Anlatsana Nene, bana da anlat ne hayalin var, hadi de bana, belki de babamla da konuşur senin gerçekleşmeyen hayallerini gerçekleştirebiliriz.’
Hüzünlendi Raziye, gözlerini kapattı, bir elinde yerleri çizdiği değnek, diğer elinde Samet’in fırından çıkmışçasına sıcak, taze, beyaz pamuk elleri.
“Nene sen neden çıktın ki dışarıya, deseydin ihtiyacını biz görürdük.”
Raziye küçük torununun saçının okşadı. Gülümsedi.
“Kuzum benim, ben de daraldım az hava alayım dedim ya, yokuşu inmek kolaydı, nasıl çıkacağımı hiç hesaba katmadım. İşte yaşlılık böyle bir şey Samet’im. Kimseye muhtaç olmayayım diyorsun, yine de olmadan olmuyor.”
Samet koyu kestane gözleriyle gülümsedi. Raziye’nin tek torunuydu. Tek oğlundan tek torunu.
Kapıları ayrı olsa da yan yana evlerde yaşarlar birlikte yer içerlerdi. Yatmaya giderdi Nenesi evine. ‘Böylesi daha iyi evlat demişti, ben erken yatarım, siz gençsiniz, bakın keyfinize.”
Yolun ortasında durdu Raziye, gözlerini çok uzaklara doğru dikti, Samet’e döndü, ‘yoruldum gayrı, bak hem az kaldı hadi sen koş anan çayı demlesin, ben şurada beş dakika soluklanayım kendim gelirim.’
Samet nenesinin bükülmüş bedenine sarıldı, buruşmuş yanaklarından öptü. ‘Tamam nene dikkatli gel e mi?’ diyerek eve doğru koşmaya başladı.
Bir süre dalgın oturdu Raziye, yavaştan evine doğru yürürken dilinde yine aynı şarkı vardı.
Yıllar var ki biz seninle,
Bakışarak konuşuruz,
Sevdalanmış kalbimizle,
Rüyalarda buluşuruz
Bu şarkıyla kavuşuruz.

Mahinur Çenetoğlu, Ankara’da dünyaya geldi. Otuz beş yıl beyaz yakalı olarak Milletlerarası Ticaret Odası’nda çalıştı. Profesyonel yazım hayatına 2020 yılında başladı. 2021 yılında Yaşar Kemal Anısına Öykü Halk Bilim Araştırması ve Şiir Yarışması’nda Öykü dalında “Bezgin Demokrat” isimli öyküsüyle finalist oldu. Beş kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. 2023 yılında Banliyö Kitap tarafından basılan ilk novellası “Aşkın Istırabı”, Ekim 2004’te Mahal Edebiyat tarafından basılan ilk öykü kitabı “Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı” okurla buluştu. Distopya Dergi’de yazıları yayımlanıyor. Otuzdan fazla öyküsü çeşitli internet dergilerinde yer aldı.


