Fatma Maksude Kılınç
Dedemin en sevdiği içki şarapmış, kırmızı şarap… Kendi bağlarındaki, babasının bilmeden diktiği Cabarne ve Öküzgözü üzümünden her yıl galon galon yaptırdığı mis kokulu kırmızı şarabı, özel yaptırdığı meşe fıçılarda, yer altındaki deposunda saklatır, birkaç galonu da illaki bekletirmiş usulünce. Hani zaman şarabımda neler yapacak, daha nasıl bir nefasetle karşılaşırım diye merak edermiş. Her akşam yalnızken ya da dostlarını davet ederek illa ki birkaç kadeh şarap yudumlarmış. “Günden güne şarabımı takip ediyorum, ondan içiyorum,” dermiş komik bir şekilde, habire kızan anneanneme. Anneannem ahırın biraz ötesinde yer alan büyük deposunda sakladığı mevsimine göre sebze ve meyvelerden özenli sofralar kurarmış. Anneannemin bir kavun kesişi vardı ki görmeliydiniz, hepsi aynı boyutta, her biri ağızda rahatça yemeyi sağlayacak küçüklükte ve illaki üzerlerine buz kırarak sunardı. Annemler hep anlatırlar dedemin sofralarının güzelliğini. Meşhurmuş çok. Dedemin bir de özel bir karafı varmış ki, aman aman. İtalya’dan getirttiği karaf ve özel kadehler hep özenle yıkanır, kurulanır, ortada bırakılmazmış.
İşte o karaf ve bir adet kadeh bana kaldı. Servis sırasında kullanılan gümüş minik tepsi de benim oldu. Onca çocuk ve torundan anneannem beni seçti. İçki içilmesinden hiç hoşlanmamasına karşın benim de şarabı çok sevdiğimi bildiğinden kırıla kırıla tek kalmış kadeh ve karaf bana geldi. Gerçek Murano kristali, üzerinde binbir çeşit çiçek ve kuş barındıran bu iki nadide ağır parça benim oldu. Anneannemin evinde özenle korunmalarına karşın benim dresuarım üzerinde toz içinde kaldı hep. Şarap içmelerim telaşlı ve özensiz hazırlıklarla oluverdiğinden hiç kullanmadım desem yeridir. Sadece bir kişiyle tadını çıkardım bunların ama bu hikâyeyi anlatmak istemiyorum. Tozu ve deseniyle titrek, siyah-beyaz bir film karesi gibi kaldı gitti dresuarın üzerinde.
Arada tozundan utanıp dokunduğumda, alıp yıkadığımda, ıslak ıslak yerine koyduğumda anneannemi hatırlarım. Burnuma bazlama kokusu gelir, anneannemin köy ocağında çıtır çıtır yanan çam odunlarının sıcaklığını hissederim. Artık iyice kararmaya başlayan tepsiyi düzleştiririm dolabın kenarından paralellik alarak. Arkasında hâlâ duran Italy yazılı etiketin yapışkan izine sinir olarak.
Bazen koklarım karafı, sanki içinde az önce şarap konmuş, bana da ayrılmış da oturup içmek kalmış gibi kokusunu alırım. Çocukluğumun kayıp hikayeleri. Anneannemin limon çiçekleri ile Harput köfteleri, dedemin çok sevdiği acılı doğu işi ezme… Kokular birbirine karışır, ruhum dağılır balkondan esen imbatla.
Gözlerimi kapattım. Şimdi anneannemin köydeki evindeyim, topraktan yükselen ezilmiş de çürümüş incir kokusu beni benden alıyor. Merdivenleri çıkıyorum, kulağımda teyzelerimin eleştiren fısıltıları. Annemin eli kanıyor, belli yine mutfaktan hiç çıkamamış. Kim bilir neler yaptı geliyorum diye… Giriş kapısındaki camda çocukluğumu görüyorum. Elimde üzerine tuz ve karabiber serpilmiş kese yoğurtlu ekmek var. Anneannem sevdiğimi bilir işte, vermiş elime bir dilim. Kaçıp şehre giden en sevdiği torun olarak şımartılıyorum yine. Annemse sinirli, belli teyzemler yemiş onu benim yüzümden.
“Şımart sen daha bu kızı, tepene sıçacak haberin yok. Kocan gitti, o da ardından okumaya gitti, kaldın bize. Bok var sanki gittin o memur kılıklıyla.”
Annem söyleyemedi ki hiç babamı çok sevdiğini. Sonunda aldatılıp terkedildiğinde çığlık çığlığa gönderdiği babamı hiç unutmadı ki. Babam gölgelerde kaldı benim için de hep. Evin anahtarını büyük teyzemin önüne atıp “buyrun evinizi, tepe tepe kullanın,” deyip çekip gitmiş ya. Benim sonradan haberim oldu, bana hoşça kal bile demeden gitti işte. Çat diye unutmak isteyip de unutamadım babamı. Kalbime kilitleyip atıverdim anahtarını ben de. Var mı başka çaresi?
Baba, nerelerdesin hiç bilmiyorum. Seni her yerde çok aradım. Yaşıyor musun onu bile bilmiyorum. Beni hatırlıyor musun? Yalan söyleme ama, gerçekten hatırlıyor musun? Suçluluk duydun mu hiç bizi bıraktığın için? Sensiz ne çok korktuk biliyor musun? Hayatta yapayalnız kaldık annemle, koca evin onca kalabalığında. Geceleri sessizce tavana baktık hep, uyumadık, seni bekledik. Sabahları annem ter içinde adını sayıklayarak uyandı ve sen bunları hiç bilmedin.
Karaf titredi hayallerimden, soğuttuğum şarabı boşalttım içine, buyur şimdi titre dedim. Dışarıda fırtına vardı, belki de değildi bilmiyorum ki. Karafın sarhoşuyum ben şimdi. Asansör yukarı çıkıyor, yoksa babam beni buldu mu? Geliyor mu? Işıkları yakmalıyım, görmeliyim onu onca yıl sonra. Balkonda bir karga, ağzından çıkan sisle ortalığı karartıyor. Hayır, hayır, babamı göremem sonra.
Bir ses duyuyorum; “Neden saklandın? Seni çok aradım, bulamadım, çok bekledim.” Benim sesim mi bu? Özlemden çıldırdığım zamanlardan mı yoksa? Annemi özledim, seni özledim baba, hele seni, hele seni öyle özledim ki… Kaçtın bizden, benden. Dönüşünü hâlâ bekliyorum, ne komik değil mi? Gelmeyeceğini bilerek beklemek… Hep maskem oldu senin yüzünden. Çürüdü yüreğimin ucu ama kimseye göstermedim, benimdi o kadar…
Babamı duyuyorum. Annemi değil babamı duyuyorum. Onu daha çok duymak istediğimden mi? Sizi unuttum diyor, alay ediyor düpedüz. Korkak, korkaksın baba. Annemi, beni sarmaktan, korumaktan korktun değil mi? Oysa cesur bir babanın kızını oynadım ben hep. Seni herkes unuttu, ben de… ben de… Köklerimi koparıp attım ben, tıpkı senin gibi. Annem de yok artık, sen hiç olmadın. Hayatın en büyük tuzağı bu oldu bana, başka hiç tongaya basmadım.
Balkona çıkıyorum, hava puslu, karanlık, rüzgârlı, uzaklarda şimşek izleri. Ruhumun onarılması gerek, bu boşluğun dolması gerek. Yoksa dayanamayacağım. Kalabalık seslerle dolu karafımdan bana akan bir sessizlik var. Sokaktan geçen gölgeleri babama benzetiyorum. Gök gürültüsü yankılanıyor cesurca.
İçimden taşanı yapmalıyım. Hiç olmazsa bunu yapmalıyım. Karafı, kadehi ve tepsiyi alıyorum, yeniden balkona çıkıyorum. Balkondan sarkarken üçü de tatlı, kırmızı bir iz bırakarak kayboluyor. Yere çarpışları ne güzel. Geçmişimden kalanlar da gitti. Artık özgürüm. Baba gelme artık. İçeri giriyorum. Dolapta bir şişe daha var, üstelik artık yalnız değilim…

Fatma Maksude Kılınç, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema-TV Ana Sanat Dalı mezunudur. Daha çok senarist olma hedefiyle okurken, on iki eylül karanlığında, reklam yazarlığına mecbur kaldı. İzmir Reklamcılar Derneği’nin ilk ve tek kadın başkanı oldu. Kitvak kurucularındandır. İlk yazarlık yıllarında iki çocuk radyo oyunu TRT’de yayımlandı. Atilla İlhan’ın şiirlerini beğenmesiyle Sanat Olayı’nda şiirleri yayımlandı. İki şiir dosyası var ama yayınlatmaya korkuyor. İzmir’de çeşitli gazetelerde köşe yazarlığı yaptı. Son dönemde kadın yazarlardan oluşan bir grupla üç öykü seçkisinde yer aldı. Distopya dergisi editörlerinden. Bir kızı ve iki minik oğlan torunu var.


