Tuba Ayşe Özgür
Aramakla beklemek arasındaki ince çizgide yürürken, bunun bir zaman meselesi olmadığını anladım. Bu, daha çok bir yaşama biçimi meselesiydi. Çünkü aradığım her şey beni fark etmeden sona doğru çekiyor, beklediğim her an ise beni hayatta tutuyordu. Arayış ölümle, bekleyiş yaşamla gizli bir anlaşma yapmış gibi.
İşte aramak ve beklemek arasında dururken bu paradoksun içine düştüm. Hangisi hangisinin peşine kancalıydı ya da hangisi önce geliyordu? Bu bir yolculuk belki de dünyaya bakma biçimiydi. Aidiyetimi sorgularken aidiyetsizliğim üzerinden dünyanın çelişen biçemleri üzerine bir yolculuk.
Aramak, ilk bakışta canlı bir eylem gibi durur karşınızda. İçinde hareket vardır, yön vardır, umut vardır. Oysa biraz yaklaştıkça, aramanın içinde gizli bir tükenişin sesini fark edersiniz. Tıkır tıkır, içten içe işleyen. İşte bu yüzden aradıkça eksilmez mi insan? Sadece bir soru değil, zamanla her buluşun yeni bir kaybın prova haline gelmesiyle doğruluğunu anlatan bir sezgi. Ve bulunan şey, artık aranan olmaktan çıkmış, arayışın kendisi geride kalmıştır. Aramak, insanı ileriye taşımaz o halde? Bazen içten içe tüketir, yorar, aşındırır. Belki de bu yüzden aramak, ölümü çağıran bir eyleme dönüşür. Bir son fikrini, bir tamamlanma arzusunu içinde taşır. Bana geldiyse yine konu, aradığım şey her neyse, onunla birlikte kendimin de biteceğini sezerim. İşte o an geldiğinde artık arayacak bir şey kalmamış ve bu varoluşun sessiz sonunu getirmek üzeredir.
Peki beklemek öyle mi? Beklemek çoğu zaman edilgenlikle, durgunlukla suçlanır. Oysa beklemek, yaşama tutunmanın en ilkel ama en dirençli biçimidir. Bekleyen beden hayattadır. Nabız atar. Zaman akar. Nefes sürer. Beklerken insan, dünyanın ona rağmen devam ettiğini kabul eder. Kontrolü bırakır, yön vermekten vazgeçer. Beklemek, sonucu ertelemek değil, sonucu olmayan bir varoluşu kabullenmeye dönüşür. Belki de bu yüzden bekleyiş yaşamla aynı hizaya sığar benim açımda. Hayat, sürekli bir bekleme hâli değil midir? Sabahın gelmesini, bir sesin duyulmasını, bir kapının çalınmasını, bir cümlenin tamamlanmasını bekleriz. Beklemek, hâlâ burada olduğumuzu kendimize kanıtlamanın yolu olmaz mı? İşte orada kırılma yaşanır.
Aramak ile beklemek arasındaki o ince çizgi gerildiğinde, insanın dünyayla kurduğu ilişkinin özetini verir bize. Ararken dünyayı zorlarız, beklerken ona alan açarız. Aramak, dünyayı kendimize uydurma çabası olurken, beklemek, kendimizi dünyaya bırakmak oluverir. İşte bu yüzden aradıkça yalnızlaşır, bekledikçe kalabalıklaşırız. Arayış bizi içimize kapatırken bekleyiş, dışarıya açar. Bir durakta bekleyen insanlar gibi… Kimse kimseyi tanımaz ama aynı zamanın içinde dururlar. Aynı gecikmeye, aynı belirsizliğe maruz kalırlar. Bu ortak bekleyiş, görünmez bir bağ kurar aralarında. Her biri tekken beklerken çok olurlar çünkü…
Aidiyet meselesi de tam burada belirir. Arayan insan bir yere ait olmak ister. Bir cevap, bir isim, bir tanım arar. Bekleyen insan ise aidiyetsizliğini kabullenmiştir. Bir yere varmak zorunda değildir, bulunduğu yerde durmayı göze almıştır. Benim yolculuğum, aidiyet arayışından çok aidiyetsizlikle barışma çabası. Dünyanın net çizgilerle bölünmüş alanlarına sığamayan bir varoluş hâli. Ne tam içerideyim ne tamamen dışarıda. Eşik dediğimiz yerin kendisiyim belki de.
Belki de asıl soru şu: İnsan neden arar? Kaybettiği bir şey mi vardır gerçekten, yoksa hiç sahip olmadığı bir hayali mi çağırmakla uğraşır? Beklemek ise her şeye hazırlamaktır kendini. Aradığın aramadığın ne varsa önüne gelmesi gibi. Bilmem belki de bu yüzden beklemek, hayatın diline daha yakın gelir bana. Aramak ise ölümü andırır çünkü her arayış, eninde sonunda bir sona varmak ister.
Bugün aramakla beklemek arasında durduğum yerde şunu biliyorum. Aradıkça daralan bir hayat yerine, bekledikçe genişleyen bir varoluşu seçiyorum. Beklemek, vazgeçmek değildir; aceleden vazgeçmektir. Sonuçtan vazgeçmektir. Belki de yaşam, bir yere varmaya çalışmadan, yolda kalabilme cesareti ister. Ölümü arayarak değil, hayatı bekleyerek aşmak gibi. Aramakla beklemek arasındaki o ince çizgide, hâlâ nefes alabiliyorsam, bu bekleyişin bana sunduğu sessiz mucizedendir.
Hem Beckett’in Vladamir’i Gogol’u hayatta kalmak için beklemedi mi? Ölüme doğru aramak, hayatta kalmak için beklemek…

Tuba Ayşe Özgür, 1993’te İngiliz CAS Akademi’de yaratıcı yazarlık eğitimi, 1994-1998 yılları arasında Çisenti ve Postüla adlı tiyatro gruplarında oyunculuk ve oyun yazarlığı eğitimi aldı. Halen Amerikan ANU üniversitesinde Psikoloji ve Sosyoloji okumakta. Kurucusu olduğu Komite Reklam Ajansı’nın yanı sıra çeşitli ajanslarda reklam yazarlığı yaptı. Bu süreç boyunca çeşitli dergilerde de görev aldı. İçerik yazarlığı, yazı işleri müdürlüğü, yayın koordinatörlüğü gibi pozisyonlarda, yazıları yayınlandı. Kurucusu olduğu Atölye Bütünsel Edebiyat’ta koordinatörlük yapıyor. Büyü Bozumu, Benim Kalbim Dikdörtgen, Kedi Uykusu adlı roman, İçime Karga Uçuştu öykü Büyülü Gerçekçilik Kaleydoskop’tan Dünya adlı deneme kitaplarının yazarı.

