Selcen Gezgin
Kimsesizliğimi üzerime bir yorgan gibi çektiğim geceler oluyor. Kuş tüyünden yapılmış sanırsın ama hiçbir yerimi ısıtmıyor. Soğuğu dışarıdan değil, içimden geldiği için belki… Yüzler geçiyor zihnimin pususundan, teğet. Tanıdıklar, yabancılar, ama hepsinin ortak bir yanı var: Çocukluğumdan bir şeyleri alıp götürmüş olmaları. Bazen bir bakışla, bazen bir sözle, bazen susarak.
Bir yerlerde yine televizyon açık. Odaların içini dolduran o boğuk, metalik ses… Çocukken duyduğum bir masal tehdidi gibi: “Uslu bir çocuk olursan… görürsün Şirinleri.” Ne tuhaf. Usluluk bir ödül, söz dinlemek bir lütuf gibi öğretilmiş. Oysa ben ne kadar uslu olursam olayım, hayat büyümemi beklemedi. Sadece üzerime geldi.
Yıllar önce, bütün korkularımı bir çekmecenin içine tıkmıştım. Kırık bir kilidin arkasına sakladığım, balık kılçığı gibi batıcı, küçük ama biriken korkular… Çekmeceyi kapattığımı sanıyordum. Kapattım, kilitledim ve unuttum sandım. Ama gece olunca o çekmeceden hafif bir ses duyuluyor sanki. Bir şey kımıldıyor, bir anı soluk alıyor, bir oyuncak kapağını aralayıp dışarı bakıyor.
Gölgeler bazen tenime dokunur gibi oluyor. Kim bilir, belki de gerçek dokunuşların eksikliğindendir bu hayalet temaslar. Koridordan gelen ayak seslerini hâlâ seçebiliyorum: Öfkeyi, sessizliği, sandalyenin itişini, kapının gıcırtısını… Bazı sesler insanın bedeninde yer açar kendine, yıllar geçse bile çıkmaz.
Sonra fark ediyorum ki büyümek dediğimiz şey, maskeler biriktirmekten ibaret aslında. Her gün başka bir tanesini takıyoruz. İyi evlat maskesi, sessiz çocuk maskesi, uslu insan maskesi… Yatağımın kenarında dizilmiş duruyorlar. Hangisini taksam görünmez olurum, hangisi içimi saklar diye düşündüğüm geceler az değil.
Korkumu avucumda tutarken fark ediyorum: Karanlık, ellerime bulaşmıyor artık. Yıllarca sakladığım şey karanlık değilmiş, benim sesimmiş.
Çekmeceyi kapatacak gücü bulamıyorum, çünkü ilk kez kapatmak istemiyorum. O çekmeceden çıkan her şey odaya yayılıyor ve ben şaşkınlıkla görüyorum:
Beni ezip geçen korkular değilmiş. Beni küçülten, onların hatırına sessiz kalışlarımmış.
Çekmeceyi hızla çekiyorum, her şey dökülüyor yere: Maskeler, kırık oyuncaklar, saklı kalmış sesler…
Ve ben ilk kez eğilip toplamıyorum. Toprak gibi dağılmalarına izin veriyorum.
Çünkü bu kez biliyorum; korkularımı sakladığım çekmece değil, kendimden sakladığım benmişim.
“Çekmece”
Gecenin içinden sızan o dar koridorlarda
Bir ağırlık dolaşıyor hâlâ;
Ne adı var ne izi.
Sadece karanlığın içinden geçen
İnce bir hatırlayış.
Odada suskun duran bir gölge var,
Benim kadar yorgun,
Benim kadar eski.
Yanına yaklaştıkça
Pas kokusu taşır zaman,
Bir ömrün kıvrılmış kenarlarını.
Açılmaya direnen o çekmece
İşte tam burada duruyor;
Yılların ağırlığını,
Yarım kalmış cümlelerin pasını,
Göz göze gelmekten çekinen korkuların
Küçük ve keskin kabuklarını saklıyor içinde.
Ne zaman elimi uzatsam
Kilidi değil, kendi sesimi tıkırdatıyorum aslında.
Çünkü içindekilerden çok,
Onlara dönüp bakmaya cesaret edemeyişim büyütmüş karanlığı.
Gece uzadıkça
Çekmece de büyür sanki;
Aynı odanın içinde iki ayrı oda varmış gibi.
Biri benim,
Biri yıllardır gömülü kalan yanımın.
Bir gün,
Oyalanmadan, korkuyu tartmadan,
Kapak hafifçe açıldığında
Anladım ki:
İçeriden çıkan şey karanlık değilmiş—
Benim sesimin gölgesiymiş.
Şimdi çekmeceyi kapatmıyorum.
İçindekiler dağılsın diye değil,
Karanlığın artık benden saklanamayacağını bilsin diye.
İnsan en çok,
Kendi gölgesinden kaçarken küçülüyor.
Ve hiçbir çekmece,
Yüzyıllarca saklayacak kadar derin değil
Kendinden kaçan birini.


