Godot’yu Beklerken, iki karakterin hiç gelmeyen birini beklerken zamanı tekrarlarla, konuşmalarla ve küçük eylemlerle doldurmasını anlatır. Oyun, ilerlemenin, kesinliğin ve kurtuluş fikrinin çöktüğü bir dünyada insanın belirsizlikle nasıl yaşadığını sahneye taşır. Beckett bu metinle, bekleyişin geçici bir hâl değil, modern insanın kalıcı varoluş biçimlerinden biri olduğunu gösterir.
Suare Editör
Godot’yu Beklerken, Samuel Beckett’in 1953’te sahnelenen ve modern tiyatronun yönünü kökten değiştiren oyunlarından biridir. İki perde boyunca neredeyse hiçbir “olay” yaşanmaz: Vladimir ve Estragon adlı iki karakter, bir ağacın yanında Godot isimli gizemli bir kişiyi beklerler. Kim olduğu, neden beklendiği ve gelip gelmeyeceği hiçbir zaman açıklanmaz.
Oyun, klasik dramatik yapıyı bilinçli olarak reddeder; giriş–gelişme–sonuç yoktur, ilerleme yoktur, hatta zaman bile güvenilir değildir. Günler birbirine karışır, dün ile bugün ayırt edilemez hâle gelir. Beckett, bu yapısıyla seyirciyi anlatının değil, bekleme hâlinin kendisinin içine çeker. Dil tekrarlarla, duraksamalarla ve anlamsız gibi görünen diyaloglarla ilerler; ancak bu “boşluk”, insanın varoluşsal durumunu açığa çıkaran temel alandır.
Godot’yu Beklerken, insanın anlam arayışını, umutla oyalanmasını, belirsizlik karşısındaki çaresizliğini ve alışkanlık hâline gelen bekleyişini sahneye taşır. Godot’nun hiç gelmemesi, bir eksiklik değil; oyunun asıl meselesidir. Beckett bu eserle, modern insanın dünyayla kurduğu ilişkiyi dramatize eder: Hareket edemeyen ama vazgeçemeyen, gidemeyen ama kalmaya da razı olmayan bir varoluş hâli. Bu nedenle oyun, yalnızca “absürd tiyatronun” değil, 20. yüzyıl düşüncesinin de en güçlü metinlerinden biri olarak kabul edilir.
Godot’yu Beklerken’in alt metni, tek bir anlamda sabitlenmeyen; bilinçli olarak açık bırakılmış bir varoluş sorgusudur. Samuel Beckett, oyunda “neyi anlattığını” hiçbir zaman doğrudan söylemez; çünkü asıl meselenin cevaplar değil, cevapsızlıkla yaşama hâli olduğunu düşünür.
OYUN ASLINDA NE ANLATIYOR?
En yalın hâliyle oyun, beklemenin insanın temel varoluş durumuna dönüşmesini anlatır. Vladimir ve Estragon bir şeyin olmasını beklerler, ama bu bekleyişin kendisi zamanla amaç hâline gelir. Godot; Tanrı olabilir, kurtuluş fikri olabilir,anlam, adalet, düzen, gelecek ya da umut olabilir. Ama Beckett’in asıl vurgusu şudur: İnsan, neyi beklediğini bilmeden de bekleyebilir. Beklemek, belirsizliğe rağmen sürdürdüğümüz bir alışkanlıktır.
Aslında Beckett, II. Dünya Savaşı sonrası insanın yaşadığı anlam çöküşünü sahneye taşımıştır. Geleneksel anlatılara, ilerleme fikrine, “bir gün her şey düzelecek” inancına artık güvenilemez. Bu yüzden oyunda: Zaman ilerlemez, döngüseldir. Mekân değişmez.
Karakterler gider gibi olur ama gidemez.
Bu tekrarlar, insanın hareketsizlik içinde oyalanmasını temsil eder. Beckett’e göre modern insan, yaşamın boşluğuyla yüzleşmek yerine, bekleyerek bu boşluğu erteler. Konuşmak, tartışmak, küçük eylemler yapmak; hepsi sessizliğe ve hiçliğe karşı bir savunmadır.
GODOT NEDEN GELMEZ?
Çünkü Godot’nun gelmesi oyunu bitirir. Beckett’in dünyasında kurtuluş yoktur; yalnızca bekleyişle kurulan bir dayanma hâli vardır. Godot gelirse umut somutlaşır, oysa Beckett umudu bile askıda tutar. Oyun, “umut var mı?” sorusunu değil, “Umut yokken insan ne yapar?” sorusunu sorar.
Sonuç Olarak Godot’yu Beklerken, bir şeylerin eksikliğini değil, eksiklikle yaşamayı anlatır. Alt metni şudur: İnsan, anlamdan yoksun bir dünyada bile vazgeçmez; bekler, tekrar eder, oyalanır.
Ve belki de en çarpıcı olanı: Beklemek, bazen yaşamanın kendisine dönüşür. Bu yüzden oyun, yalnızca absürd değil; son derece gerçekçidir.
Oyunun en meşhur sahnelerinden biri şudur:
(Estragon sahnenin ortasına doğru gelir, fona doğru bakar.)
ESTRAGON – Çok güzel bir yer. (Geri döner, rampa kadar yürür, seyircilere doğru bakar.) Güleç görünümler. (Vladimir’e döner.) Haydi gidelim artık.VLADİMİR – Gidemeyiz.
ESTRAGON – Niye?
VLADİMİR – Godot’yu bekliyoruz.
ESTRAGON – Doğru. (Bir süre.) Burası olduğundan emin misin?
VLADİMİR – Neresinin?
ESTRAGON – Beklenecek yerin.
VLADİMİR – Ağacın önünde, dedi. (Ağaca bakarlar.) Başka ağaç var mı görünürde?
ESTRAGON – Ne ağacı bu?
VLADİMİR – Söğüte benziyor.
ESTRAGON – Yaprakları nerede?
VLADİMİR – Dökülmüşler.
ESTRAGON – Gözyaşları dinmiş.
VLADİMİR – Ya da mevsim gereği böyle.
ESTRAGON – Bir fide mi bu?
VLADİMİR – Bir fidan.
ESTRAGON – Bir fide.
VLADİMİR – Bir – (Kendini toparlar.) Dilinin altında ne var senin? Yanlış yerde olduğumuzu mu söylemek istiyorsun?
ESTRAGON – Burada olması gerekirdi.
VLADİMİR – Kesin olarak gelirim demedi ki.
ESTRAGON – Ya gelmezse?
VLADİMİR – Biz de yarın geliriz.
ESTRAGON – Sonra da öbür gün.
VLADİMİR – Kim bilir.
ESTRAGON – Ve böylece sürer gider.
VLADİMİR – Yani…
ESTRAGON – O gelene kadar.
VLADİMİR – Çok acımasızsın.
ESTRAGON – Dün de geldik.
VLADİMİR – Dur bakalım, orada faka bastık.
ESTRAGON – Dün ne yaptık?
VLADİMİR – Dün ne mi yaptık?
ESTRAGON – Evet.
VLADİMİR – Şey… (Öfkelenerek) Senin de ortalığı karıştırmakta üstüne yok.
ESTRAGON – Bana kalırsa, yine buradaydık.
VLADİMİR (çevresine dairesel bakarak) – Burası sana bildik bir yer gibi mi geliyor?
ESTRAGON – Öyle demedim.
VLADİMİR – Öyleyse?
ESTRAGON – Yine de olabilir.
VLADİMİR – Ama yani… bu ağaç… (seyircilere doğru dönerek) … bu bok çukuru…
ESTRAGON – Bu akşam olduğundan emin misin?
VLADİMİR – Neyin?
ESTRAGON – Beklememiz gerektiğinin.
VLADİMİR – Cumartesi, dedi. (Bir süre.) Sanırım.
ESTRAGON – Mesaiden sonra.
VLADİMİR – Bir yere not almışımdır. (Her türlü pislikle tıka basa dolu olan ceplerini karıştırır.)
ESTRAGON – Ama, hangi cumartesi? Ayrıca da bugün cumartesi mi? Cumartesiden çok pazar değil mi bugün?
VLADİMİR (sanki tarih manzaraya yazılıymış gibi, şaşkın, çevresine bakınırken) – Olanaksız.
ESTRAGON – Ya da perşembe.
VLADİMİR – Ne yapacağız?
ESTRAGON – Dün akşam gelip de bizi bulamadıysa, bugün gelmez tabii.
VLADİMİR – Ama dün akşam geldik, diyorsun.
ESTRAGON – Yanılabilirim. (Bir süre.) Biraz konuşmayalım, ha, ne dersin?
Çev: Hasan Anamur, Can Yayınları, İstanbul, 1994, 1. basım

