Zeynep Altuntaş
Apartmanların arka tarafları vardır; ön cephe gibi anlatılmaz, daha çok saklanır. Duvarlar yeşile bakar, pencereler yere yakındır ve sesler, olması gerekenden daha derin gelir. O gün, binanın arka tarafında sokak hayvanları için mama bırakırken duyduğum miyavlama da böyle bir sesti. Nereden geldiği belli olmayan, bir boğazdan çok bir boşluktan yükselen bir çağrıydı bu.
Etrafa baktım. Park etmiş arabaların altına, çalı diplerine, kapı aralıklarına… Ses vardı ama kedi yoktu. Bir süre sonra fark ettim ki ses, bodrumdan geliyordu. Bodrumun çimene bakan tarafında uzun zamandır kırık duran bir pencere vardı. Camın yerinde artık bir aralık bulunuyordu ne tamamen kapalı ne de bütünüyle açık. Eğilip içeri baktığımda, loşluğun içinde bana bakan bir kedi gördüm. Gövdesinin yarısı karanlıkta, yarısı ışığın yorgun bir parçasındaydı. Sanki çatlak, onu dünyaya iki ayrı yerden bağlıyordu.
Elimdeki mamayı aralıktan içeri attım. Hiç tereddüt etmeden yedi. Açtı ama bu, aceleyle saldıran bir açlık değildi; daha çok uzun süredir beklemiş bir sabrın çözülüşü gibiydi. O gün oradan ayrıldım. Ertesi gün yine geldim. Aynı ses, aynı yer, aynı çatlak. Günler geçtikçe bu karşılaşma bir düzene dönüştü. Ben yukarıda, o aşağıda; aramızda yalnızca camın yokluğu. Ayen gibi tekrar eden bir durumdu bu, başlangıcı ve bitişi belirsiz.
Bir süre sonra merak, yerini sorumluluğa bıraktı. Bodruma indim. Nemli hava, üst üste yığılmış çuvallar ve unutulmuş eşyalar karşıladı beni. Kediyi çuvalların üzerinde buldum. Sarıydı. Yaşlı olduğu gözlerinden belliydi; bakışlarında uzun bir hayatın ağırlığı vardı. Yaklaştığımda kaçmadı. Sadece baktı. Kuyruğunu o zaman fark ettim. Hasarlıydı. Ucundan başlayarak açılıyor, gün geçtikçe daha da kötüleşiyordu.
Onu orada beslemeye başladım. Kendine küçük bir alan oluşturdum. Çatlağın ona sağladığı güveni bozmamaya çalıştım. Günler geçti, kuyruğu iyileşmedi. Geceleri içime tanıdık bir huzursuzluk çöktü: “Bir şey yapmazsam, bir şey olacak.”
Bir akşam karar verdim. Onu veterinere götürecektim. Taşıma pusetini aldım ama beklediğimden ağırdı. Kaldıramadım. Ağırlığı bedensel değildi; sanki yaşadığı her gün, bedenine eklenmişti. Defalarca denedim. O sırada tek bir tırmalama, tek bir hırçınlık göstermedi. Hareketlerini kısıtladı, kendini tuttu. Bana zarar vermemek için. Bunu fark ettiğimde içimde bir şey yer değiştirdi. Ayen… Bazı canlılar acı çekerken bile incitmemeyi seçer.
Annem yardım etti. Bir kutu bulduk. Altına poşet serdik, kenarlarına hava alması için küçük delikler açtık. Küçük çatlaklar. Hayat bazen böyle taşınırdı; deliklerinden nefes alarak.
Veterinerde kuyruğunu kurtaramadılar. Enfekte olmuştu. Bir parça hayatı orada kaldı. Kafeste kalması gerekiyordu ama duramadı. Sürekli çıkmak istedi. Demirlere burnunu vura vura kendine zarar verdi. Veteriner aradığında, “Durmuyor,” dedi. “Götürmeniz gerekiyor.”
Onu tekrar aldım. Bodruma indirdim. Çatlağın olduğu yere. Çünkü bazı canlılar kapalı iyiliği kabul edemez; yaralı da olsa, tanıdığı boşlukta kalmak ister.
Adını Bodrum koydum. Çünkü orası onun seçtiği yerdi.
O günden sonra bodrumda yaşamaya başladı. Sabah akşam yemeğini yedi. Ona küçük bir ev aldım; girmedi. Tırmanma tahtası koydum; kullanmadı. Çuvalların üzerindeki eski yerini benimsedi. Alışkanlık, bazen konfordan daha güçlüydü. Yanına her gittiğimde sevilmek istedi. Burnunun tedavisini yaparken bile tek bir zarar verici hareketi olmadı.
Ve en dikkat çekici olan şuydu: O gün çatlağın içinden yükselen o miyavlama, bir daha hiç duyulmadı.
Belki sesi orada kaldı.
Belki artık anlatacak bir şeyi kalmadı.
Şimdi Bodrum hâlâ orada yaşıyor. Sarı. Kuyruğu eksik ama yeri tamam. O çatlak, onun sığınağı oldu. Benim içinse başka bir şeye dönüştü: Hayatın her zaman onarılarak değil, bazen olduğu haliyle kabul edilerek sürdüğünü hatırlatan bir ayene.
Çünkü bazı çatlaklar kapatılmaz.
İçinden bir can girer ve orası artık yalnızca bir boşluk değil, bir yuva olur.


