Sinan Cem Çamözü
Christopher Nolan’ın yönettiği Interstellar, bilim kurguyu bir keşif hikâyesinden çok, arayış ve bekleyiş üzerinden kuran bir film. Hikâye bizi büyük bir felaket anının içine çekmektense, yavaş yavaş tükenen bir dünyanın eşiğinde bırakıyor. Daha ilk sahnelerden itibaren şu duygu öne çıkıyor: Burada mesele uzaya gitmek değil, gidilecek bir yer aramak zorunda kalmak.
Filmde ayrılık, bireysel bir vedadan çok daha fazlası. Bir babanın kızından ayrılması anlatılmadan önce, insanlığın Dünya’dan ayrılma fikriyle yüzleşiyoruz. Bu ayrılık ani bir felaketle değil; azalan kaynaklarla, tükenen umutla ve ertelenemeyen bir zorunlulukla gerçekleşiyor. Dünya artık yaşanabilir bir gezegen olmaktan çıkarken, insanlık için tek çare aramak gibi görünüyor: Başka bir yer, başka bir ihtimal.
Bu noktada ayrılık bir tercih olmaktan çıkıyor, hem zorunlu bir kopuşa hem de arayışın başlangıcına dönüşüyor. Interstellar’ın klasik bir “keşif” filmi gibi hissettirmemesinin nedeni de bu olabilir. Uzaya açılmak ya da yeni gezegenler bulmak romantik bir hedef olarak sunulmuyor. Film, yaşanılan yeri terk etmenin ağırlığını sürekli hatırlatıyor. Dünya’dan ayrılmak; sadece bir gezegeni değil, alışkanlıkları, anıları ve kökleri de geride bırakmak anlamına geliyor.
Cooper’ın yolculuğu bu arayışın hareketli tarafını temsil ediyor. Sürekli ilerliyor, karar alıyor, risk üstleniyor. Ama bu anlatının karşısında sessiz bir başka süreç başlıyor: Murph’ün bekleyişi. Film bu iki zamanı özellikle ayırıyor. Bir yanda giden, arayan ve hareket eden bir hikâye varken; diğer yanda zamana daha çok sabitlenmiş bir karakter duruyor. Murph için hayat, babasının gidişiyle ikiye ayrılıyor: Gitmeden önce ve gittikten sonra.
Interstellar’da bekleyiş umut veren bir sabır hâli gibi anlatılmıyor. Daha çok, vazgeçilemeyen bir inanç gibi sürdürülüyor. Murph, babasının geri döneceğine inanmak zorunda hissediyor. Bu inanç onu rahatlatmaktan çok, hayatının merkezine yerleşiyor. Babasının odasını saklaması, mesajları tekrar tekrar izlemesi ve bilimsel yolunu bu bilinmezliğin etrafında kurması, bekleyişin pasif bir durum olmadığını düşündürüyor. Murph’ün hayatı, fark etmeden bekleyişin etrafında şekilleniyor.
Film, arayış ile bekleyiş arasındaki farkı zaman üzerinden daha da belirginleştiriyor. Cooper uzayda ilerledikçe zaman onun için farklı işliyor; görevler, hesaplar ve kayıplar arasında sıkışıyor. Murph içinse her yıl, babasız geçen uzun bir zamana dönüşüyor. Film burada bilim kurgunun imkanlarını kullanıyor ama anlattığı şey oldukça tanıdık: Gidenle kalan, aynı zamanı yaşamıyor.
Yeni yaşanabilir gezegenler arayışı insanlığın hayatta kalma isteğini temsil ederken, Murph’ün bekleyişi geride kalanların yükünü hissettiriyor. Film bu iki durumu eşitlemiyor. Aksine, arayışın ilerleyebilmesi için birilerinin hayatının askıya alınmış olabileceğini düşündürüyor. İnsanlık yoluna devam ederken, bazı insanların zamanla başka bir ilişkisi oluyor.
Interstellar’da bekleyiş, sonunda mutlaka karşılığını bulan bir sabır hikâyesi gibi durmuyor. Cooper geri döndüğünde Murph artık bekleyen bir çocuk değil; bekleyerek büyümüş ve yaşlanmış bir kadın. Ayrılık teknik olarak bitmiş olsa da, geçen zaman geri gelmiyor. Film, kavuşmanın her şeyi yerine koyup koymadığını izleyiciye bırakıyor.
Sonuçta Interstellar, ayrılığı sadece fiziksel bir mesafe olarak değil; bir dünyayı, bir zamanı ve bir ihtimali geride bırakmak olarak ele alıyor. Arayış hareketi temsil ederken, bekleyiş bu hareketin geride bıraktığı boşluğu görünür kılıyor. Giden arıyor, kalan bekliyor. Ve bazen insanlık başka bir yerde tutunmaya çalışırken, geride kalanlar kendi zamanlarının içinde bekleyerek yaşamayı öğreniyor.
Interstellar’ı izlerken insan, kimin daha zor bir yerde durduğunu kesin olarak söyleyemiyor. Arayan mı, bekleyen mi? Giden mi, kalan mı? Film bu sorulara net cevaplar vermiyor; belki de özellikle vermek istemiyor. Film bittiğinde geriye şu his kalıyor: Kimi yeni bir dünya ararken, kimi bulunduğu yerde kalıp zamanla baş etmeyi öğreniyor.


