Mualla Çelik Hıdıroğlu
Önümde defter, dışarıda şehrin uğultusu. Odam darmadağınık; masanın üstünde soğumuş çay, dağılmış notlar ve kalemim var. Kafamın içinde düşünceler sanki birer gece kuşu; cama çarpıp duruyorlar. İçimdeki kalabalığı dilsizleştirmem, kulaklarımı uğultuya tıkamam lazım. Kapıyı kapatıyorum. Telefonu sessize alıp dünyayı dışarıda bırakıyorum. Defteri açıp bugünün tarihini atıyorum.
Yalnızlık ve kalabalık teması kafamın içinde dönüp duruyor. Kalabalığı sokakta değil, cümlenin içinde kurmayı deniyorum. Yalnızlığı ise yazarda arıyorum. Üst katta gıcırdayan sandalye, trafikteki araçların motor sesi, uzaktan gelen bir çocuğun ağlaması geceme ortak.
Şehir bu kadar “insan kaynarken” nasıl yalnız olunur? Garip bir paradoks bu: Parataktik bir kent. Zihnimde şimşek çakıyor; fark ediyorum ki bir şehir binalardan değil, bir araya gelmiş ama birbirine dokunmayan milyonlarca cümleden ibaret.
Yazmak, boşlukta ip cambazlığı yapmaktan başka bir şey değil. İşin ucunda düşmek ve seyirciye mahcup olmak var. Amaç, iyi performansı sergilemek. Daha ilk kelimeyi yazmadan okurun hayali, bir gölge gibi çöküyor omuzlarıma. Bu ruh hâlinden uzaklaşıp, şehirde yan yana yaşayan ama birbirine eklemlenmeyen insan yığınını getiriyorum gözümün önüne. Aynı otobüse biniyoruz, aynı durakta bekliyoruz, aynı asansörde yan yana duruyoruz ama kimsenin adını, acısını, rüyasını bilmiyoruz. Dil bilimcilerin parataksi dediği o kavram geliyor aklıma: “Ve” demeden, “çünkü”ye sığınmadan cümleleri yan yana dizip geçmek. Modern insanın fotoğrafı bu: Yakın ama ırak.
Cümlelerimi kurmaya başlıyorum. Gereksiz sıfatlardan, süslü betimlemelerden kaçayım derken tuzağa yakalanıyorum. Yazma süreci, anlatmak istediğim parataktik dramın ta kendisi oluyor. İçimdeki ses, “Daha çok sıfat, daha çok betimleme!” diye bağırıyor; kısa metnin cılız kalacağını kulağıma fısıldıyor. Kusur zannediyor o sessizliği. Oysa sessizlik metnin ciğeri. Ben de kelimelerin nefes alacağı boşluğun peşine düşüyorum.
Eskiler “Azı karar, çoğu zarar,” demişler; bu, yazı için de geçerli. Fazlalığı attıkça dil eksilmiyor; aksine cevher ortaya çıkıyor. Başlıyorum çapakları budamaya. Metin nefes almaya başlıyor. Bu düşünce, başlıkla da yerini buluyor.
Yazma süreci daha çok bir tat: Dilin nasıl kurulduğunu fark etmenin tadı. Harflerin yan yana gelişinin bir birikme değil, bir düzen işi olduğunu sezmenin tadı. Bir cümlenin ötekini itmek yerine ona yer açabildiğini görmenin tadı. Bir an durmanın, bir adım geri çekilmenin, alan bırakmanın tadı.
Kendime soruyorum: Yazdıklarımız birilerine bir şeyler öğretmek, mesaj içermek zorunda mı? Neden bir ders vermek ya da bir fikri doğrulatmak zorunda olalım? Bana samimi gelen, yazının sadece bir bakış açısı sunması.
Kentin içindeki parklar, boş arsalar nasıl oraya nefes aldırıyorsa metnin içindeki suskunluklar da okura kendi dünyasını kurması için bir yer açsın. Ben okura güvenmek, ona hareket edebileceği bir alan bırakmak istiyorum.
Şu an bunları yazarken bile “kabul görme” isteğinin bir köşede sinsice beklediğini biliyorum. Onu tamamen yok etmek mümkün mü, emin değilim. Belki de o istek, yazının sokağa çıkma, başka insanlarla tanışma cesaretidir. Ama tek başınalık da yazının evde kalıp kendi sesini bulma ihtiyacı. İkisi elbette birbirine tezat değil; tıpkı bir kentin geceyle gündüzü gibi yan yana durmayı öğrenmiş iki farklı hâl. Birbirlerine sıkı sıkıya bağlanmıyorlar ama birbirlerini tamamlıyorlar. Önemli olan, o boşluğu bir kusur gibi değil, okura alan açan bir imkân gibi görebilmek.
Defteri kapatıyorum. Oda aynı oda. Şehir aynı şehir. Dışarıda yaşam devam ediyor. Birazdan kapıyı açacağım; mesajlar, gündelik telaş içeri dolacak. Masanın üstündeki metin şimdilik bana ait. Okurla buluştuğunda belki benim kurmadığım bağlantıları kuracak, benim düşünmediğim yerlere dokunacak.
Yazmak benim için bir sonuç değil, bir süreç. Birilerine bir şey kanıtlama derdi taşımadan yazmak… Ne bir slogan ne de bir dayatma. Sadece yan yana dizilmiş; birbiriyle selamlaşan ama birbirini esir almayan cümleler. Tıpkı parataktik kentteki gibi: Özgür ve mesafeli. Belki de bu sadelik, bu geri çekilme hâli okura en büyük saygıdır. Evi inşa edip anahtarı paspasın altına bırakmak; o evde hiç yaşamamış gibi çekip gitmek… Okur o anahtarı bulursa metin, işte o zaman gerçek bir yuvaya dönüşür. Yazı biter, hayat devam eder. Masadan kalkma vakti geldiğinde metin artık benim değil; o kalabalığın bir parçasıdır.

Mualla Çelik Hıdıroğlu, Endüstri Yüksek Mühendisi. Yürüttüğü projeler ve çalıştığı sektöre getirdiği yenilikler nedeniyle Dünya Gazetesi tarafından ‘Sektöründe Yılın En Başarılı İş Kadını Ödülü’ne layık görüldü. Kadın dernekleri ve birçok sivil toplum örgütünün kuruluşunda yer aldı, başkanlık yaptı. Profesyonel kariyerini sonlandırdıktan sonra sanat ve edebiyata yöneldi. Resim çalışmalarına kendi atölyesinde devam ediyor. Yaratıcı yazarlık, derin okuma, felsefe, mitoloji ve psikoloji alanlarında birçok atölyeye katılırken, disiplinlerarası bir yaklaşımla sanatsal gelişimini pekiştirdi. Öyküleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Distopya ve Suare Dergi’ye yazar olarak katkı sunuyor. Sanat ve düşünce ekseninde üretimlerini sürdürüyor.

