Arzu Kurt

Elimdeki bukete bakakaldım. Papatyaları ne çok sevdiğimi herkes bilirdi. Onun da bildiğine şaşırdım. Bu ıssız dağ başında, uçurumun ucunda birbirimize bakıyorduk. Uçurum hangimize daha önce baktı, hâlâ bilmem.
Derler ki bir uçurumun derinliklerine bakarsan, tek sorun içinden yükselen atlama isteği değildir. O dipsiz kuyu, senin ta içini görür. Aynı gölgen gibi. Uçurumun bir parçası artık içinde yaşar. Bilmediğin karanlıktan korkarsın.
Nasıl tutacağını bilemediği demeti elinden çıkardığı için rahatlamıştı. O, deri ceketini çıkartıp omuzlarına koyan erkeklerdendi, cadde boyunca buluşmaya çiçek taşıyanlardan değil. Allahtan dağ başındaydık. Gülümsedim.
“Seviyor, sevmiyor yapmadın değil mi? Gariplerin yaprakları zaten az.”
Şimdi o anı düşündüğümde; bu Freudyen dil sürçmesi cümle bana hâlâ komik gelir.
“Tutturdun uçuruma bakmak istiyorum diye. Beraber atlamak zorunda kalmayalım dedim.” Gözüyle çiçeği işaret etti. “Umut her zaman var.”
Bu dik yamaçta kuraklığa, rüzgâra rağmen direnen güzelliğe baktım. Onun kadar güçlü direnebilecek miydim hayatta?
O da rahatlamış, eski vurdumduymaz haline geri bürünmüştü.
Yine de cümlesine hazırlıksız yakalandım.
“Senin gibiler biraz; narin, ama hep güçlü. Tek başına, inatçı, ayakta.”
Elimdeki bukete sakladım bakışlarımı. Diğer türlerine göre daha belirgin ve büyük, sarı tüpsü çiçeklere. Kanat şeklindeki yaprakları, ince, uzun, narin sapı ve familyasından ayrılmasını sağlayan az sayıda beyaz taç yaprağı. Burnumu kokusuna gömdüm, sarı uçuruma düştüm.
Eski bir Kelt efsanesine göre, bir bebek öldüğünde Tanrı, teselli getirmek için toprağın üzerine papatyalar serperdi. O zamandan beri papatyalar masumiyet ve saflıkla ilişkilendirilmiştir.
İçimi acıtan bu bilgiyi paylaşmadım tabii ki.
“Keşke hepimiz masum kalabilseydik.” Gayri ihtiyari ağzımdan çıkan bu cümleyi duymadı.
İyinin ve kötünün ötesinde insan önce içindeki çirkin yabancıya bakmalıydı. Baktım. Bu bir yüzleşme değildi. İpsiz, ışıksız bir kuyuya düşmek gibiydi. Ondan, oradan nefret ettim mi bilmiyorum. Önce utandım. İnkâr arkasından geldi. Sonra kendi karanlığımda kayboldum. Şimdi bu jilet kesiği zeminde şefkat göstermeye çalışıyorum kendime. Belki o yüzden uçuruma bakmak istemiştim. Okuduğumdan beri Nietzsche’nin sözü aklımdan çıkmıyor. “Canavarla savaşan kişi dikkat etmelidir ki kendisi de canavara dönüşmesin.”
Zihnime, o çocuk ve savunmasız zihnime ekilen kötü düşünceleri; şimdi yenilmişken fark ediyorum. Oysa artık çok geç. Ne hoyrat davrandım o genç bedene. Ne sık yıktım kuralları bir bir. Kendi kendinden intikam alan bir mürebbiye. Şimdi temize çekiyorum seni. Meğer söylenenler yalanmış. Meğer sen saf, pürü pak. Bu geride kalan enkaza Fatiha okumak yetişir en çok. Bu uçsuz mezar başında; kendi canavarımın başını okşuyorum.
Keskin bakışların içimi okuyabiliyor mu? Yoksa sen de kendi canavarını mı arıyorsun? Buketi tutan ellerime bulaşmış simsiyah karanlık madde.
Papatyalar bileşik çiçeklerdir. Aslında iki çiçeğin tam bir uyum içinde bir araya gelmesiyle oluşurlar. Bu nedenle gerçek aşk anlamı taşırlar. Keşke o kadar güzel olsa her şey. Ama değildi.
Bir kuş cıvıltısı çalındı kulağıma. Zaman, mekân birbirine karışmış, sarı, beyaz bir girdap her şeyi içine çekiyordu. Aynen 2015 yılında LİGO’nun**, iki kara deliğin birleşmesi sonucu oluşan yerçekimsel dalgaları tespit edebilmesi gibi. Emindim o dalgalar bize ulaşmış; biz iki kara delik, birbirimizin siyah maddesinde kaybolmuştuk.
Karanlığın yüreği bize; “içinde yetiştiğimiz ‘iyi ve kötü’ ahlakının ‘ötesine’ geçmemiz gerektiğini söylemektedir.” “Ahlak ile gerçeklik arasındaki ikilik” başka bir karanlığın konusu. Şimdilik bulantı ve çaresizlikle bekleyelim. En azından “minik mavi çoraplar” kadar idealizmden mustarip değildim. ***
Çünkü düşman dışardaki kötülük değil var olmaktı belki de. İnsan değişir, kimlik dönüşür. Kötülükle mücadele ederken bir bakmışsın onun yöntemlerini kullanıyorsun. İşte tam burada; delirmek kurtuluş olabilir. Delirdim.
“Hiçbir mücadele tarafsız değildir ve bu uzun sürerse seni biçimlendirir,” der Zerdüşt. Uçuruma bakmak tam da budur. Gerçekliğin maskesiz haliyle yüzleşmek. Böylece karanlık seni yeniden şekillendirir. Dönüşüm kaçınılmazdır. Burada sorun; bu yeni senin, artık sen olup olmadığıdır. Ben değildim.
Yoksa ben miydim?
Yüzü gözü karanlık maddeye bulanmış, koskoca bir kara delik.
Bu uçurum kıyısında dimdik durmuş, elimdeki bukete tutunuyordum düşmemek için, aynı bu vahşi doğada çiçek açan tüm kadınların kendine tutunduğu gibi.
Kel papatyam taç yapraklarını dökmüş. Yine de içimden sayıyorum.
Seviyor, sevmiyor. Seviyor, sevmiyor, sevmiyor, sevmiyor…
* “Canavarlarla savaşan kişi, bu süreçte kendisi de bir canavara dönüşmemeye dikkat etmelidir. Ve sen uzun süre uçuruma bakarsan, uçurum da sana bakar.” Nietzsche
** 14.09.2015 tarihinde, Ligo’nun tespit ettiği kütle çekimsel dalgalar; yerçekimi dalgaları, büyük ölçekli kozmik olaylar, uzay-zaman bozulma tahminlerini doğrular. Cıvıltı sinyali 0.2 saniyeden fazla süren 250 Hz yaklaşık 8 döngü içinde frekans ve genlik artışı içerir. Sinyal duyulabilir aralığında ve bir kuşun “cıvıltı” sına benzeyen olarak tarif edilmiştir.
*** Blue stockins.

Arzu Kurt, Karabük doğumlu, evli, iki çocuk annesi. İstanbul’da yaşıyor. Denize ve kitaplara aşık. Uludağ Üniversitesi Kamu Yönetimi Bölümü mezunu. Bir kamu bankasında şube müdürü olarak rakamlarla geçen yılların ardından emekli olup kelimelere yöneldi. Yaratıcı yazarlık atölyelerinde başladığı ikinci kariyerinde kolektif kitaplarda altı öyküsü ve iki dergi yazısı yayımlandı. Yazı yolculuğuna Suaremag’da devam ediyor.

