Nilgün Karataş
8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü vesilesiyle kurgu dışı bir limana sığınıyor, aynı şeyleri benden yıllar evvel söylemiş bir kadını tekrar etme lüksünü kendime veriyorum. İlhamımız; 2021 yılında aramızdan ayrılan ama bıraktığı 30’u aşkın kitapla zihinlerimizde devrim yapmaya devam eden özel bir kadın: bell hooks.

Dün 8 Mart Dünya Kadınlar Günü etkinlikleri kapsamında A7 Kitap’tan sevgili yazar arkadaşlarım Mükerrem Yılmaz, İpek Alkan ve Gökçen Kalaycı ile Narmanlı Han’daki Penguen Kitabevi’nde “Ev, Sokak, Dünya: Kadının Bitmeyen İmtihanı” konulu bir söyleşi gerçekleştirdik. Epey konuştuk, gülüştük, hüzünlendik, söyleşinin sonuna doğru sevgili Suare yazarı Arzu Kurt, “Hep aynı şeyleri konuşuyormuşuz gibi geliyor” diye çok haklı bir saptamada bulundu. “Evet, hep aynı şeyleri konuşuyor gibi geliyor bize, çünkü kadınların hakları ve eşitliği söz konusu olunca her şey çok yavaş değişiyor ama değişiyor” yanıtını verirken aklımıza Virginia Woolf geldi. Eminim o bizi görse, ne kadar çok şeyin değiştiğini fark eder ve çok mutlu olurdu. Nihayetinde konuşa konuşa, aynı şeyleri bıkmadan, usanmadan tekrarlaya tekrarlaya başka bir dünyanın mümkün olduğunu anlatmaya devam edeceğiz.

Ancak söyleşi bittikten sonra neden bell hooks’tan söz etmedim dinleyicilerimize diye üzüldüm, çünkü hâlâ feminizm denilince erkek düşmanlığından söz edildiği yanılgısına düşülüyor. “Biz kardeşiz düşman olan ataerki, bizi sevmeyen, bizi ayrıştıran o” demek istiyorum ve bunu benden çok daha net ifade edebilmiş bu kadını tam 8 Mart’ta analım diye bu yazıyı yazıyorum. Daha doğrusu daha önce Bianet’te yayımlanan yazımı özetleyerek yeniden sizlerle paylaşıyorum. Çünkü önce marjinal gibi gelen bu kadının feminist bakış açısının aslında tüm insanlığı nasıl şefkatle kucakladığını fark etmek, daha adil bir dünya mücadelesine tanıklık etmek gerçek bir aydınlanma kaynağı.
bell hooks (Gloria Jean Watkins) ile ne zaman tanıştığımı hatırlamıyorum ama “Keşke çok daha önce okusaydım” dediğim yazarlardan biri olduğunu biliyorum. Kendi için seçtiği isminin baş harflerini özellikle küçük yazdığı bilgisini de araya sıkıştırayım: Çünkü bu bu bir stil tercihi değil, bilinçli bir meydan okuma, büyük harfin küçük harfe tahakkümünü kırma!
İlk bell hooks okumalarımda zihnimi konfor alanından çıkmaya zorlayan bu kadına karşı mesafeli durduğumu da itiraf edeyim bu arada. Sanki benzer şeyleri, farklı cümlelerle yazıyor, çok fazla “feminizm, feminizm” diyordu. Bugün onu daha fazla anlıyorum ve daha çok hayranlık duyuyorum. Bu nedenle bu özel günde onu size de hatırlatmak istiyorum.
FROMM İLE KESİŞEN BİR SEVGİ ANLAYIŞI
BGST Yayınları’ndan Öznur Karakaş çevirisiyle dilimize kazandırılan “Duygu Yoldaşlığı – Kadınların Sevgi Arayışı”(Communion: The Female Search for Love), hooks’un sevgi üzerine kurduğu o muazzam teorinin köşe taşlarından biri. Hooks, sevgi anlayışında Erich Fromm’un Sevme Sanatı eserinden derin izler taşıyor. Onun için sevgi; sadece romantik bir sarsıntı değil; ilginin, özenin, sorumluluğun ve güvenin birleştiği etik bir duruş ve bilinçli bir eylemi.
“Adalet olmadan sevgi olmaz.”
Bu cümle, hooks’un dünyasının özeti. Birinin diğerine hükmettiği, güç ilişkilerinin gölgesindeki bir zeminde sevgi yeşeremiyor çünkü. Tahakkümün olduğu yerde gerçek sevgi, sadece bir illüzyondan ibaret.
KADINLIK: BİR “ROL YAPMA” SANATI MI?
Kitapta altı çizilecek o kadar çok pasaj var ki… Özellikle şu saptama, toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı o görünmez hapishaneyi yüzümüze çarpıyor:
“Kadınlar kadınlığı öğrenirken, kadınlığın rol yapmak anlamına geldiğini öğrenir… Bu öğrenilmiş “-mış gibi yapma” davranışı genelde kadınların kendi içsel benliklerini bilmelerine mani olur. içe dönmek yerine memnun etmeye, başkalarının olmalarını istediği kişi olmaya çabalarlar. Kadınlar olarak bizler, rol yapmaya bağımlı olduğumuzda kendimize ve başkalarına zarar veririz. Bu zararı kabul etmedikçe sevgi yolunda ilerleme kaydedemeyiz.”
HEP SEVGİYİ ARAYAN KADINLAR!
Hooks, kadınların içindeki o dinmek bilmeyen sevgi açlığının kökenine iniyor. Bu açlık, bireysel bir eksiklikten ziyade sistemik bir mahrumiyettir:
“Çocukluğumuzda, sevginin köklerine kendi yetilerimizle ulaşamayacağımızı, sevgiyi bilmek için başkaları tarafından sevilmemiz gerektiğini öğreniriz. Ataerkil kültürde yaşayan kadınlar olarak kendi değerimizi kendimiz belirleyemeyiz. Değerimiz, kıymetimiz ve sevilip sevilemeyeceğimiz her daim bir başkası tarafından belirlenir. Kendini sevmeyi sağlayacak araçlardan mahrum bırakılmış olan bizler, bizi sevilebilir kılsın diye başkalarına yöneliriz. Sevgiye hasret kalır, sevgi ararız.”
‘KADIN İŞİ’ SEVGİNİN DEĞERSİZLEŞTİRİLMESİ
Ataerkil sistemin sevgiyi nasıl bir “tahakküm aracına” dönüştürdüğünü şu sözlerle teşhis ediyor hooks:
“Ataerki, sevgiyi her daim kadın işi, değersizleştirilmiş, alçaltılmış emek olarak gördü. Kadınlar, sevmeyi öğrenemediğinde ataerkinin hiç umurunda olmadı; zaten ataerkil erkekler sevginin yerine bakımı, saygının yerine itaati koymaya pek hevesliydi.”
Bu saptama sadece kadınlar için değil, erkekler için de bir yüzleşme çağrısı diyebiliriz. Zira iktidar erkekte görünse de, bu durum onların “kendi” olabildikleri anlamına gelmiyor. Hooks, cinsiyetler arası o çıkmaz sokağı şöyle tarif ediyor:
“Kadınlar erkeklere doğru koşma dürtülerinin kölesi olduğunda, görünen o ki erkekler de hâlâ kaçma dürtülerine itaat ediyorlar. Erkekler sürekli olarak bağlanmaktan kaçmaları gerektiği mesajını aldıkça, kadınlara da çaresizce bağlanmak istemeleri öğretildikçe cinsiyetler her daim birbirine karşıt olacak ve hiçbir şey doğru düzgün yürümeyecek.”
KENDİNİ SEVMEK TOPLUMSAL BİR DEVRİMDİR
“Sevgiye dair öğrendiğimiz yanlış bilgileri terk etmezsek, sevgi bizi iyileştirmez; aksine, bizi daha da yaralar.”
Hooks, sevginin dönüştürücü gücüne inanırken, “sevgi” maskesi altındaki toksik dinamiklere karşı bizi uyarıyor. Bir kadının kendini tanıması ve sevmesi, hooks’un perspektifinde sadece bireysel bir iyileşme değil, toplumsal bir devrim. Ataerkinin kadınlara sevgi diye sunduğu “sabır ve sessizlik” kalıbını kırmanın yolu, bütünsel bir içsel kabulden geçiyor.
‘KIZ KARDEŞLİK” VE KADIN DAYANIŞMASI
Bell hooks, gerçek bir özgürlük mücadelesi için “kız kardeşlik” kavramını sınıfsal ve ırksal bariyerlerden arındırmak gerektiğini savunuyor:
“Kadınlar, diğer kadınlar üzerinde tahakküm kurmak amacıyla ırklarının ve sınıflarının gücünü kullandığı müddetçe, feminist ‘kız kardeşlik’ hiçbir zaman tam anlamıyla gerçekleşemez.”
Onun için dayanışma, sadece bir dert ortaklığı değil; farklılıkları kabul ederek birlikte iyileşme ve sistemi dönüştürme iradesidir. Unutmayın; hooks’a göre sevmek, politik bir eylem.
ERKEKLER DE BELL HOOKS OKUMALI
Meselenin özü şu: Sevgi, toplumsal cinsiyetin ötesinde bir insanlık paydası. Hooks’un düşünceleri, kadınların prangalarından kurtulması kadar, erkeklerin de kendilerine dayatılan o “duygusal felç” halinden özgürleşmesi adına eşsiz bir rehber. Toplumun her iki kesimine dayatılan rollerin nasıl bir baskı mekanizması oluşturduğunu anlamak için hooks’un kalemine hepimizin ihtiyacı var.
Bu nedenle bell hooks’un eserlerini sadece kadınların değil, erkeklerin de okuması gerektiğine inanıyorum. Çünkü onun yazıları, kadınların ve erkeklerin toplumda nasıl şekillendirildiklerini, rollerin onlara nasıl dayatıldığını ve bu dayatmaların nasıl bir baskı oluşturduğunu derinlemesine inceliyor.
Son söz; bell hooks, fikirleriyle toplumsal cinsiyet eşitsizliğine karşı durmak ve sevgi üzerine yeniden düşünmek için bizlere ilham vermeye devam ediyor. 8 Mart’ları ve hayatın tümünü varlıklarıyla onurlandıran tüm kız ve erkek kardeşlerime sevgiyle…

H. Nilgün Karataş
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden “gazetecilik yapmayacağım” diyerek mezun oldum ve yıllarca Milliyet, Dünya, Günaydın, Akşam, BusinessWeek Dergisi, Para Dergisi ve Hürriyet Gazetesi’nde “çok severek” çalıştım. Uzmanlık alanım ekonomi gazeteciliği olmasına karşın kitaplar ve filmler beni her zaman büyüledi, hayatı onlar üzerinden çözümlemeyi sevdim. Hep yazdım, çok yazdım; ilk yayımlanan romanım Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar oldu, Halen Suare Dergi, Bianet, Distopya ve Yeni Sinema Dergisi için yazarken öykü, roman ve senaryo çalışmalarımı da sürdürüyorum. Bu arada ikinci üniversite olarak İstanbul Üniversitesi’nde Felsefe Bölümü öğrencisiyim.


