Sinan Cem Çamözü
İnsan neden kendisi olmaktan utanır? Aynaya baktığında gördüğü bedeni neden olduğu hâliyle kabul etmek yerine onu değiştirmeye, düzeltmeye ve bazen de ondan kurtulmaya çalışır? Belki de sorun, kendimizde gördüğümüz kusurlardan çok, bu kusurların bizi başkalarının gözünde nasıl birine dönüştüreceğine dair taşıdığımız korkudur.
Coralie Fargeat’nın The Substance filmi, tam da bu korkunun peşinden gider. Yaşlanan bir yıldız olan Elisabeth Sparkle, artık eskisi kadar arzulanmadığını fark ettiğinde yalnızca gençliğini kaybetmekle yüzleşmez; gençliğini kaybettiği için değerini de kaybettiğine inanmaya başlar. Karşısına çıkan gizemli bir yöntem, ona daha genç ve daha arzulanabilir bir versiyonunu yaratma fırsatı sunar. Fakat bu fırsatın ardında daha rahatsız edici bir soru vardır: İnsan, başkalarının arzuladığı biri olabilmek için kendisinden ne kadar vazgeçebilir?
Filmin başlarında Elisabeth’in televizyon yapımcısı Harvey ile yaptığı öğle yemeği görüşmesi, bu sorunun toplumsal zeminini ortaya koyar. Harvey, Elisabeth’in kariyerini bitirmeye karar verirken yaşını bir kusur gibi değerlendirir. Karides yerken gösterilen yapımcının kayıtsızlığı ile Elisabeth’in uğradığı aşağılanma arasındaki karşıtlık, bedenin eğlence endüstrisi tarafından nasıl değerlendirildiğini gösterir. Fargeat’nın Harvey’nin yemek yiyişini rahatsız edici yakın planlarla göstermesi de tesadüf değil tabii ki. Elisabeth’in bedeni yaşlandığı için değersizleştirilirken onu yargılayan erkeğin bedensel davranışları neredeyse grotesk bir gösteriye dönüşebiliyor. Bu sahnede kameranın kime, nasıl baktığını düşünmek bile filmin eleştirisini anlamak için yeterli olabilir.
Elisabeth’in kaybettiği yalnızca işi değildir; yıllarca kendisini tanımlayan görünürlüğü de elinden alınır. Yaşlanmak, onun için biyolojik bir değişim olmaktan çıkarak toplumsal değerini kaybetmek anlamına gelir.
Ardından karşısına çıkan Substance, bu kaybı tersine çevirmeyi vadeder. Bu deneysel yöntem, Elisabeth’in kendisinden daha genç bir versiyonu olan Sue’yu yaratmasını sağlar. İki beden aynı benliğin parçalarıdır ve yedişer günlük dönemler hâlinde sırayla yaşamak zorundadır. Ancak Sue’nun kendi zamanını uzatması, Elisabeth’in bedeninden giderek daha fazla şey almasına neden olur. Elisabeth’in kendi bedenini yararak Sue’yu dünyaya getirdiği sahne, bu ilişkinin temel çelişkisini görünür kılar. Kendisini kurtaracağını düşündüğü yeni benliği yaratırken kendi bedenini geride bırakır. Sue aynada kendisini keşfederken yerde yatan Elisabeth, arzuladığı dönüşümün bedelini daha ilk andan itibaren ödemeye başlar.
Filmi izlerken aklıma takılan sorulardan biri şu oldu: İnsan kendi bedeninden gerçekten utanır mı, yoksa birileri ona utanması gerektiğini mi öğretir?
Utanç, çoğu zaman başkasının bakışını içselleştirmekle başlıyor. Bir süre sonra bizi yargılayan kişinin yanımızda bulunmasına gerek kalmıyor; onun gözleriyle kendimize bakmayı öğrenmişizdir nasılsa.
Elisabeth’in bir randevuya hazırlanırken aynanın karşısında geçirdiği sahne, filmin beni en fazla düşündüren anlarından biriydi. Başlangıçta dışarı çıkmaya hazırlanan Elisabeth, makyajını ve kıyafetini tekrar tekrar düzeltirken kendi görüntüsünden giderek rahatsız olur. Sonunda makyajını dağıtır, takma kirpiklerini çıkarır ve randevusuna gitmekten vazgeçer. Fargeat’nın yakın planları, makyajını düzeltme hareketleri ve giderek sertleşen yüz ifadesi üzerinde yoğunlaşır.
Bu sahneyi izlerken Elisabeth’in aynada gerçekten ne gördüğünü merak ediyorum. Kendi yüzünü mü, yoksa yıllardır kendisine nasıl görünmesi gerektiğini söyleyen insanların yargılarını mı?
Sorun, aynadaki görüntüsünün gerçekten kabul edilemez olması değil aslında. Elisabeth, kendisini nasıl görmesi gerektiğine dair ölçütleri o kadar içselleştirmiş ki kendi görüntüsüyle baş başa kaldığında bile bu yargıdan kaçamıyor. Kamera bizi de bu acımasız bakışın tanığı yapıyor. Hatta bir noktada seyirci olarak biz de Elisabeth’i değerlendiren gözlerden birine dönüşüyor olabilir miyiz?
Sue’nun varlığı bu utancı daha da derinleştirir. Çünkü Sue yalnızca Elisabeth’in genç hâli değil, Elisabeth’in kendisinde eksik bulduğu her şeyin canlı bir karşılığıdır. Elisabeth artık kendi bedenini genç versiyonuyla karşılaştırarak değerlendirir. Böylece utanç, dışarıdan gelen bir yargı olmaktan çıkar ve insanın kendi kendisine yönelttiği bir cezaya dönüşür.
Fargeat’nın renk kullanımını da bu açıdan düşünmek gerekiyor. Sue’nun dünyasındaki parlak pembe tonları, canlı ışıklar ve kusursuz görünen yüzeyler, gençliğin ve arzulanmanın neredeyse reklam estetiğine dönüşmüş hâlini hatırlatıyor. Elisabeth’in sarı paltosu ise benim için filmin en çarpıcı görsel tercihlerinden biri. Sarı, ilk bakışta görünürlüğü çağrıştırıyor; fakat Elisabeth o paltonun içinde giderek görünmezleşiyor. Filmin renkleri yalnızca iki karakterin dünyasını birbirinden ayırmıyor, onların toplum tarafından nasıl görülmek istediklerini de düşündürüyor. Burada ilginç bir çelişki yok mu? İnsan, herkesin kendisini görmesini isterken aynı zamanda görülmekten utanabilir mi?
Arzulanan kişi olmak, kendinden kurtulmak mıdır? Sue başlangıçta Elisabeth’in arzuladığı gençliği, güzelliği ve görünürlüğü temsil eder. Ancak zamanla kendi başarısını ve varlığını korumak isteyen bağımsız bir karaktere dönüşür. Televizyon dünyasında yeniden ilgi görmesi, onun da kendisini bu ilginin ölçütlerine göre değerlendirmesine yol açar. Sue, Elisabeth’in yaşadığı değersizleştirilmeden kaçarken aynı düzenin içinde kendi yerini sağlamlaştırmaya çalışır. Artık yalnızca Elisabeth’in arzularını gerçekleştiren bir beden değildir; varlığını sürdürebilmek için Elisabeth’i tüketen bir rakiptir.
Elisabeth’in Sue’nun reklam panosundaki görüntüsüyle karşılaşması, bu rekabetin anlamını derinleştirir. Sue’nun yüzü kamusal alanda sergilenirken Elisabeth’in yaşlanan bedeni görünmezliğe mahkûm olur. Bir zamanlar aynı kişinin parçası olan iki beden, artık değer ve değersizlik arasında kurulmuş bir karşıtlığın taraflarıdır. Elisabeth’in Sue’ya duyduğu hayranlık, kendi varlığına duyduğu hoşnutsuzlukla iç içe geçmiştir.
Utanç böylece arzunun karşıtı olmaktan çıkar ve onu besleyen bir güce dönüşür. Elisabeth, kendisinde kabul edemediği şeylerden kurtuldukça özgürleşeceğini düşünür. Fakat arzunun amacı kendi hayatını yaşamak değil, başkalarının gözünde kabul edilebilir olmaksa bu özgürleşme hiçbir zaman tamamlanmaz. Sue’nun başarısı arttıkça Elisabeth’in ödediği bedel büyür; genç benlik sahnede alkışlanırken onu mümkün kılan beden kapalı kapılar ardında çürür.
Filmin sonundaki yılbaşı yayını, bu döngünün vardığı noktayı gösterir. Sue, güzelliğini ve başarısını koruma arzusuyla Elisabeth’i öldürür. Ancak kendi bedeni de bozulmaya başladığında kusursuzluğunu geri kazanmak için yeniden Substance’a başvurur. Ortaya çıkan Monstro Elisasue, iki benliğin birbirinden koparılamayan, tekinsiz bir birleşimidir.
Finalde Monstro Elisasue sahneye çıktığında karşılaştığı dehşeti izlerken filmin başına dönüyorum. Elisabeth’in en büyük korkusu yaşlanmak mıydı, yoksa artık kimsenin bakmak istemeyeceği birine dönüşmek mi? Fargeat, finalde bedeni öylesine grotesk bir biçime sokuyor ki güzellik üzerine kurulu bütün ölçütler anlamsızlaşıyor. Üstelik seyircilerin canavara gösterdiği tepki, Elisabeth’in en başından beri korktuğu toplumsal yargının en şiddetli hâli. Burada yönetmenin bize de bir oyun oynadığını düşünüyorum. Film boyunca güzel bedene bakmaktan zevk alan seyirci, çirkin bulduğu bedene bakmaya ne kadar dayanabiliyor?
Monstro Elisasue’nin sahnede görünmesiyle birlikte, bütün hayatını kaçmaya adadığı korku gerçeğe dönüşüyor. Arzulanan kişi olabilmek için reddettiği beden, sonunda kaçamayacağı bir biçimde geri dönüyor.
Belki de The Substance’ın asıl dehşeti, insanın yaşlanması ya da bedeninin değişmesi değildir. Asıl dehşet, insanın değişen bedenini kabul edilemez bulmayı öğrenmesi ve bu utançtan kurtulmak için kendisine düşman hâline gelmesidir. Elisabeth ile Sue, birbirlerini yok etmeye çalışırken aynı ölçütün içinde sıkışıp kalırlar. Biri gençliğini, diğeri başarısını korumak ister; ikisi de değerlerini başkalarının bakışına bağlamıştır.
Elisabeth’in hikâyesi bize yalnızca güzelliğin bedelini sormaz, daha derin bir soruyla karşı karşıya bırakır. Başkalarının arzuladığı kişi olabilmek için kendimizden vazgeçtiğimizde, arzulanmasını istediğimiz kişi biz miyizdir?


