GAYE BORALIOĞLU’NUN HER ŞEY NORMALMİŞ ADLI SON ROMANI ÜZERİNE
Burak Soyer
Gaye Boralıoğlu, son kitabı “Her Şey Normalmiş Gibi”de, tüm olup biteni gören, duyan, bilen biz zavallı “biricikler”in ruh hâlini, zihinlerinin, onların üstünü örten “bütün”den azade işleyemeyişini ince ince kafamıza çakıyor. Boralıoğlu, bugünün insanının karşılaştığı en anormal şeyleri bile, hayali bir “bulut” misali fark edip, kabullenmesine rağmen “her şey normalmiş gibi” yaşamaya devam etmesini ustaca bir anlatımla gözümüze sokuyor. Çok da iyi yapıyor!

Vicdan sahibi edebiyat, “bugünleri” anlatmak için kendini kasmaz. Tıpkı geçmişteki “o günleri” anlattığı gibi. Zira o hiçbir şeye kayıtsız kalamayan vicdan, hele de birtakım zamirlerle anılacak zamanlardan geçiliyorsa yazarı öyle bir dürter ki; kalem sahibi içinden gelen o bastırılması mümkün olmayan sesin galebe çalmasıyla kendini yazının başında bulur. Gaye Boralığoğlu’nun İletişim Yayınları’ndan çıkan son kitabı “Her Şey Normalmiş Gibi” de, bir yerden sonra ızdıraba dönüşen, yazana, “Yazmasam olmazdı”, okura da, “Yazılmasa olmazdı”, dedirten bir roman.
İstanbul’da hukuk eğitimi almış, orta direkten hallice bir aileye mensup olduğunu varsaydığımız, ancak ne mesleğini icra eden ne de hayatla ilgili herhangi bir şeyle iştigal eden Arda’yla, Diyarbakır’ın kadim kültürüyle yoğrularak, Suriçi’nin en büyük yaşam kaynağı umudu da yanında İstanbul’a getiren Lora’nın aşkını anlatır “Her Şey Normalmiş Gibi.” Bu aşk, her ne kadar bir fon gibi dursa da, iki farklı kültür ve karakterin bütünleşmesiyle ortaya çıkan pek çok unsur romanın katmanlarını oluşturur. Çünkü Arda hayatın boş penceresinden kafasını uzatmış biriyken, Lora, “beşeriyeti” gereği kendisini İstanbul’un kazanında kepçe görevini üzerine alıp karıştırmakla meşguldür.
Şehrin göbeğinde patlayan bombalar, bu toprakların lanetini bir “bulut” suretinde, gök kubbenin altında yaşayanlara tüm bu olup bitenleri unutturmamaya yeminli gibidir. Öte yandan ülke, rantın, yolsuzluğun, hırsızlığın, haksızlığın, hukuksuzluğun, ölümlerin vaka-ı adiyeden bile sayılmadığı bir yer hâline gelmiştir. Lora bütün bunları sokaklarda, pankartların arkasında gırtlağını çatlatana kadar bağırırken, Arda’nın gözü, o “bulut”tan öte bir şey görmemektedir. Bütün bu yaşananların yarattığı atmosferde kendi küçük dünyaları içinde sıkışıp kalan Arda ve Lora’nın ilişkisi de çıkmaza sürüklenmektedir. Masallar bile anlamını yitirmişken, iki insanın iki çift laf etmesi neye hacettir? Usulca ayrılırlar.
Arda uzun süre Lora’dan haber alamaz. Yokluğun ve yoksunluğun insana verdiği en büyük hediye olan farkındalıkla Arda Lora’yı bulmak için Diyarbakır’a gider. Burada Lora’nın kardeşinden ailesinin ve içinde yaşadığı coğrafyanın öyküsünü dinler. Buralara her zaman üvey evlattan da öte muamele yapan devletin zulmünden Lora’nın ailesi de nasibini aldığını öğrenir Arda. Farklı hayatların olduğunu, tabiatı gereği, “kader”i baştan yazılmış coğrafyalarda neler yaşandığını, kendini dünyanın merkezinde olduğunu sanan birinin, bu hayatta “bedeni kadar yer kaplamadığını” bizzat deneyimler. Lora’yla ilgili gereken bilgiye sahip olamasa da en azından hayatta olduğunu öğrenir ve İstanbul’a döner. Ancak bazen insan, aşkı için bin dört yüz kırk iki buçuk kilometre yol gidip, vardığı yerde iflahı şaşmış bir hâle dönse de değişmez.

Arda için de hayat böyle işlemeye devam eder. “Bulut” hâlâ gökyüzünde durmaktadır. Sesli bir şekilde öksürenin dahi “terörist” ilan edilip parmaklıklar ardına tıkıldığı bir dönemde Lora gibi büyük harflerle “HAYAT HERKESİN HAKKI” yazan bir “bezi” taşımak gibi büyük bir “suç” işlemiş birinin bundan nasibini almaması beklenemezken, Arda, Lora’nın “terörist” olduğu haberini bir gazeteden öğrenince belki de ilk defa silkinme ihtiyacı duyar. Lora’yı kanlı canlı görmek, şimdiye kadar onu hiç anlamamış olmasının günahını çıkarmak, tıpkı Sisifos gibi bir kayanın altına yatmak için avukatlık cübbesini giymeye karar verir ve yine belki de hayatında ilk defa “bir şey” yapmak üzere her mevsim soğuk olmasıyla bilinen, Lora’nın tutuklu olduğu cezaevinin yolunu tutar…
Gaye Boralıoğlu, “Her Şey Normalmiş Gibi”de, bugünün, hatta günden anlara dönüşen zaman dilimciklerinin bir bütünün çetelesini tutuyor. Gerçek hayatta kime ve nelere tekabül ettiğini hepimizin bildiği bu çizelgede yer alan olaylar, kişiler ve kurumlar kitapta üstü kapalı bir şekilde anlaşılıyor olsa da Boralıoğlu’nun asıl derdi bunlarla değil, her birimizin “biricik” olduğuna inandırdığı bu bütün ve biz, “biricik”lerle. Her şeyi gören, duyan, bilen biz zavallı “biricikler”in ruh hâlini, zihinlerinin bahsettiğim bütünden azade işleyemeyişini ince ince kafamıza çakan Gaye Boralıoğlu, bugünün insanının karşılaştığı en anormal şeyleri bile, hayali bir “bulut” misali fark edip, kabullenmesine rağmen “her şey normalmiş gibi” yaşamaya devam etmesini ustaca bir anlatımla gözümüze sokuyor. Çok da iyi yapıyor!

Burak Soyer
Gazeteciliğe 2005 yılında Radikal Gazetesi Kültür Sanat Servisi ve Kitap Eki’nde başladı. Şimdiye kadar Milliyet, Hürriyet, Hürriyet Kitap Sanat, BirGün, BirGün Pazar, BirGünKitap, Taraf, Cumhuriyet Pazar, T24, Gazete Duvar, sendika.org, solhaber.org’a, siyaset, edebiyat, müzik, sinema, tiyatro yazıları yazdı. Halen Gazete Pencere, Bianet, Gazete İkinci Yüzyıl ve OT dergisine kültür sanat, K24, Edebiyathaber.net, Oggito, Ne Okuyorum?, Ajandakolik, Mahal Dergi, Romanoku internet sitelerine de edebiyat yazıları yazıyor. 2017 yılında ilk kitabı Zıvana Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı. Zıvana’nın devamı olanBuji de 2019 yılında aynı yayınevinden çıktı. Son romanı Ring ise, geçtiğimiz Eylül ayında Karakarga Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. 2015 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Burak Soyer, halen Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sanat Tarihi bölümündeki eğitimine devam etmektedir.


