Dilek Nilsu Tüfekci
Köşkün sevimsiz koridorlarında amaçsızca yürüyorum. Bu saatte benden başka bir temizlikçiler, bir de Erdem Bey ile konuşmayı talep eden kızgın vatandaşlar buradadır herhalde. Evime gidecek cesareti kendimde bulamıyorum. Kalıp raporları gözden geçirecek cesaretimse hiç yok. Ben de bu rüküş tablolarla döşeli, cansız duvarların çevrelediği koridorları bir turistmişim gibi geziyorum işte.
Ülkemizin ulaştırma bakanı Erdem Bey, beni yanına yardımcı olarak alalı yaklaşık bir yıl oldu. En prestijli, en seçici üniversitelerimizden birinden mezun olan ben, o zamana kadar başıboş bir aylak gibi zamanımı at yarışı oynayarak geçiriyordum. Ailemin canına tak etmesiyle birlikte evden atılmakla tehdit edilince üstünde hiç düşünmeden oraya buraya özgeçmişimi yollamıştım. Sırf çenelerini kapamak için, belki de biraz isyankârlıkla yaptığım bu hamle, beni Erdem Bey’in yanına getirdi.
Mülakata girdiğim günü dün gibi hatırlıyorum. Başta benimle birlikte 50’den fazla genç vardı. Büyük bir kısmı ufak bir ön görüşmeden sonra asıl odaya bile alınmadan evlerine yollandılar. İşi gerçekten alma ihtimalimin arttığını fark ettiğimde çok gerildiğimi hatırlıyorum. Sonra kalanlarımızın hepsini teker teker Erdem Bey’in odasına çağırdılar. Sıra bana geldiğinde vücudumu ben yönetmiyordum artık. Bilmediğim, tanımlayamadığım bir varlık zihnimi ele geçirmişti sanki.
“Nasılsınız Koray Bey?”
“Daha önce bir sekreterlik deneyiminiz oldu mu?”
“Hükümetimizin güncel politikası hakkında ne düşünüyorsunuz?”
“Ne kadar yük üstlenmeye isteklisiniz?”
Soruların hepsini teker teker, onların istediği gibi yanıtladım. Yanıtladım yanıtlamasına ama, gözüm sürekli istemsiz olarak karşı duvardaki çatlağa kayıyordu. Konuştuğum kişiyle göz temasını sürdürmeye çalışıyordum ama sanki gizli bir güç gözümü yuvasından o çatlağa doğru itiyordu. En sonunda karşımdaki kişiyi de sinirlendirdim:
“Neye bakıyorsunuz Koray Bey? Şu an konuştuklarımızdan daha önemli bir şey mi var odada?”
Aniden ağzım kurudu. Bir şey söylemem lazımdı ama dudaklarım bana ihanet ediyordu. En sonunda bir şeyler gevelemeyi başardım. “Plaketler. Plaketler ne kadar güzel görünüyorlar öyle. Bakanımız şu ana kadar çok şey başarmış olmalı.”
Karşımdaki kişi birkaç saniye duraksadı. Umutsuzca yüz ifadesini okumaya çalışıyordum ama nafile. Robot gibi bir ifadeyle “Biz sizi arayacağız.” dedi. Süklüm püklüm ayrıldım o gün köşkten. İş bulup kıymetli vaktimden vazgeçmek istediğim son şeydi ama rezil oluşuma fena bozulmuştum. Aynı günün akşamında işi aldığımın haberi gelince ne kadar kafamın karıştığını tahmin edersiniz.
İlk ay bir tür eğitimden geçtim. Onu takip eden birkaç ay da son derece durağan geçti. Bakan beyin odasına defalarca girip çıkmış olmama rağmen aynı mekânda olduğumuz seferler bir elin parmağı kadar ya vardır ya yoktur. O odaya her girdiğimde gözüm çatlağa kayardı. Benden başka kimsenin fark edip etmediğini merak ederdim. O çirkin, küçük, yamuk yumuk çatlağın içinden bu duvarların duyduğu en büyük sırlar fışkıracakmış gibi gelirdi. Kimse onun orada olduğunu bildiğimi fark etmesin diye her seferinde sakar bir aceleyle terk ederdim odayı.
O talihli gün, işimdeki altıncı ayımda yaşandı sanırım. Eğer yaşamım bir kamışsa, yüce bir güç tam bulunduğum boğumdan çat diye bükmüş olmalı onu o gün. Fırtınalı olmasına rağmen sıradan bir sabahtı. Birbiriyle alakasız, tüm hayatımdan daha pahalı mobilyalarla döşenmiş bir odada, bakanlığın dağıtacağı bazı ihalelerle ilgili son kontrolleri yapıyordum. Koridorlardaki ayak sesleri normalde olduğundan daha gürültülü ve telaşlıydı ama kötüye yormadım, Bakan Bey gelecekse hazırlık yapıyor olmalılardı. Telefonumun durmadan titreşişini görmezden geldim, bitirmem gereken işlerim vardı. En sonunda bir kahve molası için odadan çıktığım an, işte o an, bir felaket dalgasının beni denizin dibine gömdüğünü hissetmiştim. Tarif etmesi zor bir duyguydu bu, hiçbir şeyden haberim yoktu ama bir şeylerin ters gittiğinden adım gibi emindim. Zihnim kaç diyordu, burası tamamen sular altında kalmak üzere. Modern yaşamın gerektirdiği gibi zihnime kulak tıkadım.
O sırada Yılmaz’ı gördüm, bakanlıkta staj yapan genç bir çocuk. Zavallının benzi, köşkün kapısındaki aslan heykellerinden halliceydi. Ne olduğunu öğrenmek istemiyordum aslında ama bir noktada öğrenecektim zaten, el mahkûm Yılmaz’ın yanına gittim.
“Hayrola Yılmaz, sorun nedir?”
Bana celladını görmüş kurbanlık bir keçi gibi baktı. Sesi boğazına kaçmış gibiydi.
“Feribot kazası. Büyükçe de bir feribot. Kayıplar var diyorlar.”
O sırada karnımdaki hissin ne anlama geldiğini tam anlayamadım ama şimdi biliyorum; geleceğini görmenin verdiği histi bu. Bir çıkış yolum yoktu. Bakanlık sorumluluk üstlenmeyecekti. Ya işimi kaybedecektim ya da dışarıda aynı suyu içtiğim, aynı otobüse bindiğim, aynı trafikte beklediğim insanlara ihanet edecektim. Hangisini tercih ettiğimi bilmiyordum.
Kelimeler Yılmaz’ın ağzından çıktıktan sonrası ileri sarılmış bir film şeridi gibi. Kısım kısım hatırlıyorum; Bakan Bey’e haber verildi, basın açıklaması hazırlandı, ölüm ve kayıp haberleri gelmeye devam etti. Bariz hataların üzeri örtüldü. Sorumluluk, kelime cambazlıklarıyla üzerimizden atıldı. Ben haberlere bakmaya devam ettim. Gördüğüm yüzler, okuduğum isimler bende beni korkutan bir uyuşukluk yarattı. Saatler geçti. Günler geçti.
HABERCİ POSTA
FERİBOT FACİASI: 16 ÖLÜ
KAYIPLAR İÇİN ARAMA KURTARMA ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR
BAKANLIKTAN AÇIKLAMA
YUNANİSTAN TAZİYELERİNİ İLETTİ
İLKBAHAR SEZONUNUN EN TREND CEKETLERİ İÇİN TIKLAYIN
İlk haftadan sonra kamuoyunun tepkisi hissedilir derecede azaldı. İnsanlar hayatın kendilerine özel hazırladığı cehennemlerine döndüler. Kurbanların ailelerinin cehennemlerinde ise zaman hep asılı kalmıştı, suya düşen dijital saatler gibi. Köşke kaç kez görüşmeye geldiler, kaç kez kapıdan döndürüldüler inanın sayamadım. Her gelişlerinde kapıya arkamı döndüm. Hesap kitaplarımı Erdem Bey’in odasına bırakmaya, molalarımdan koşar adım dönerken renk cümbüşü halılara kahvemi dökmeye devam ettim. Onlar da benim kalbime kara ayak izlerini bıraktılar.
Kimseye itiraf edemediğim, ağzımdan kaçarsa deli muamelesi göreceğimden korktuğum bir sır vardı Erdem Bey’in odasında. İlk fark ettiğimde azar işittiğim, göze bir kürdan gibi batan o çatlak, aileler her köşke uğradığında biraz daha genişliyordu sanki. Belki strestendi, belki uykusuzluktan. Belki bu çirkin duvarları her gün göre göre gözüme her şey biraz daha büyük geliyordu. Ama emin olduğum bir şey vardı, o da o çatlaktan gözümü her kaçırmaya çalıştığımda kendimi yeniden ona bakarken bulduğum. Uzun süre bakarsam başım dönüyor, nefesimin daraldığını hissediyordum. Çatlağın egemenliği, işimi yapmamı engellemeye başlamıştı.
Zamanla, ailelerden aşina olduğum kalabalık, yerini özel güvenlik ordusuna bıraktı. Özel bir kartım oldu, beni kumlu ayakkabılı insanlardan ayırmasını sağladı. Bugün aylar sonra ilk kez birtakım istatistikleri masaya bırakmak için yine Bakan Bey’in odasına yolum düştü. Beni bir taburede duvara bir şey asan Yılmaz karşıladı.
“Hayırdır Yılmaz, nedir bu?”
“Bakan Bey için özel plaket. Şu kaza esnasında olağanüstü çabalarından dolayı yollamışlar. Ben de daha estetik dursun diye şu çatlağı kapayarak asayım dedim. Güya sıva yapılacaktı oraya, unutuldu herhalde. Komik olan ne biliyor musunuz? Malzeme odası sıva dolu.”
O an zihnim durdu. Damarlarımdaki kanın buza döndüğünü hissettim. Ağzımı açıp bir şey söyleyecek gibi oldum ama sadece titrek bir nefes çıktı. Boğazımı temizleyip en güçlü tavrımı takındım.
“Tamamdır Yılmaz, dosyayı masaya bıraktım. Olur da Bakan Bey bugün köşke gelirse bilgilendirirsin.”
Bir yaban domuzundan korktuğumu saklarcasına odadan çıkmaya yeltendim. Tam o sırada şeytan aklıma tohumunu düşürdü: Dosyaları Erdem Bey’in istediği gibi kırmızı bir klasöre koymuş muydum? Karar bile veremeyecek kadar kısa bir sürede arkamı döndüm. Klasör kırmızıydı. Plaket, koyu kahverengi kenarlarla çerçevelenmişti.
Ve plaketin arkasından fışkıran çatlak, olmayan gözleriyle benimkileri kendine kilitliyordu.
Kendimi bir nefes için savaşırcasına odanın dışına attım. Merakla, yargılayarak, ayıplayarak bakan gözlerin arasından bir çita gibi sıyrıldım, kendimi lavabolardan birine kapattım. Titremem ne zaman geçti, orada kaç saat kaldım bilmiyorum. Kendimi tekrar toparlayabildiğimde köşkte kimse kalmamıştı. Ne yaptığımı bilmeden koridorlarda yürümeye başladım.
Bu saat oldu, hâlâ da yürüyorum işte. O zavallı aileler de benim yürüdüğüm kadar yol yürümüş müdür merak ediyorum. Eve gittiğimde onlar için dua ederim. Birkaçı için bağış kampanyaları görmüştüm, döndüğümde onlardan birine bağış da yaparım belki. Bir de sabah evden erken çıkar, hırdavattan sıva alırım. Kendim yapmaya kalkışıp üstümü pisletmem tabii, benim elimi taşın altına koyacak halim yok; yapacak başka birini bulurum mutlaka. Çatlak da bu şekilde tamir edilmiş olur. O zaman sonunda huzuru bulacağımdan eminim.


