Benan Bilek
Galeri, her dönem adı zenginlik ve entelektüellikle özdeşleşmiş semtteki eski bir apartman dairesinin ikinci katındaydı. Giriş kapısının ahşabında yılların yorgunluğu açıktı. Her açılışta kısa, kuru bir ses çıkıyor, sanki ev hâlâ birilerinin yaşadığı günleri hatırlıyormuş gibi hafifçe iç çekiyordu.
Koridordaki karolar eski desenliydi. İnce mavi çizgiler birbirine dolanıyor, bazı köşelerde küçük kırıklar görünüyordu. İsmet bakışını o karolara indirdi. Çocukluğunda halasının evinde de buna benzeyen karolar vardı. Belki de galeriyi onun için özel kılan buydu. İsmini taşıdığı halasının ölümüyle ailenin tek İsmet’i olmuştu. Erkek olanı. Gözlerini karolarda gezdirdi yine. Silindikçe matlaşan aynı mavi. Köşelerde toplanan aynı kir.
Galeri alanı bu görkemli apartman dairesinin geniş salonuydu. Parkelerin üzerlerinden geçen yılların cilası yeniden parlatılmış, ama ahşabın damarlarına işlemiş eskilik özellikle saklanmıştı. Salonun bir köşesindeki şömine uzun süre kullanılmamış olmanın sessizliğini taşıyordu. Onca zamandan sonra ilk kez o akşam yeniden hayata dönmüş gibiydi. Üzerindeki mermer rafın ortasına yerleştirilen küçük tablo içeri adım atan herkesin ilk ilgisini çeken resimdi. İlk bakışta beyaz görünen bir yüz. Resme yaklaşıldığında, sanki içinden çekilmiş renklerin hayaleti fark ediliyordu.
Açılış saatinin yaklaşmasına doğru ilk konuklar merdivenlerden çıkmaya başladılar. Merdiven geniş bir spiral halinde basamaklarından çıkanları ikinci kata taşıyordu. Bazı konuklar -ki bunların çoğu dirseklerine hatta pazularına kadar eldiven takmış kadınlardı- tırabzanlara dokunmaktan çekinmişti. Bir kadın çantasını koltuk altına sıkıştırarak yukarı çıkmış, parmaklarını cilası yer yer kalkmış ahşaba değdirmemeye çalışmıştı. Arkasındaki adam ise her basamakta durarak fotoğraf çekmişti.
“Detaylar ne kadar da iyi korunmuş.”
Davetlilerin bir kısmı asansörü kullanmıştı. Eski tip bir asansör. Metal kapısındaki baklava dilimi boşluklardan merdivenleri çıkanlarla göz göze gelmek mümkündü. Yine de birbirlerine gülümseme kısmını sergi salonuna sakladılar.
Asansör ağır ağır yukarı yükselirken içeridekilerle dışarıdakiler arasında kısa ama tuhaf bakışlar kurulmuştu. Bir kadın dudaklarını büzerek fısıldadı.
“Kalabalık olacak galiba.”
Kocası olduğu kadını belinden kavrayışından belli adam duymazdan geldi.
Kapı açıldığında galeri hızla doldu. Paltolar çıkarılıp girişteki vestiyere bırakıldı, görevli şık mantoları ahşap askılara geçirip astı ve sahiplerine üzerlerinde numaralar olan halkalı metal yuvarlakları verdi. Özenle seçilmiş genç garsonlar şarap ve viski kadehlerini dağıtmaya başladılar. Hiçbir konuk soda sormadı. İkram edilen şarapların hangi rengini seçeceğinin kararsızlığını yaşayanlar olsa da ilk servis sorunsuzca bitti. Zarif adımlarla konukların arasında ikramlık yiyecek gezdiren genç kızlar, o güne kadar ismini bile duymadıkları muhtemel yiyecekleri sunarken gülümsediler. Konuşmalar küçük kümeler halinde çoğaldı.
Şöminenin önünde duran bir adam tablonun karşısında başını yana eğdi. “Minimalist bir eser bu. Beğenmemek mümkün değil.”
Yanındaki kadın başını salladı. “Çok katmanlı.”
Tablo neredeyse tamamen beyazdı. Kadın katmanların arasında gezinmeye devam ederken salonun ortasında üç kişi yarım daire oluşturup resimlerin sahibi orada değilmişçesine konuşmaya başladılar.
“Bu ressam yeni mi?”
“Yeni sayılır.”
“Yatırım yapılır mı?”
Bir genç kadın askısız küçük çantasından telefonunu çıkartıp tablonun fotoğrafını çekti. Ekrandaki tabloda yüz biraz daha belirgin göründü.
“Böyle daha iyi.”
Kadının yanındaki adam telefona bakmıştı, duvara değil.
Duvar boyunca ilerleyen bakışlar aynı yüzün farklı versiyonlarına rastlıyordu. Birindeki yüz soluk mavi kalmıştı. Bir diğerinde mavi çekilmiş, griye dönüşmüştü. Sonuncusunda yüzün yalnızca sınırını hatırlatan ince bir iz vardı.
Bir genç adam üçüncü tabloyu fotoğrafladı. “Bunu hikayeme koyacağım.”
“Sadece yirmi dört saat kalacak ama.”
“Olsun. Daha sonra yine kullanırım belki. Izgarada.”
Arkadaşı eğilip ekrana baktı. “Filtre ekle. Biraz renk gelsin.”
Telefon ekranında tablo kısa süreliğine canlandı. Duvara asılı olan aynıydı.
Kokteyl masasının yanındaki başka bir kalabalıkta bir adam kadehini kaldırarak konuşmaya başladı. “Burada ciddi bir arınma var.”
Bir başkası ekledi; “Sanatçı rengi aşmış.”
Eleştirmen olduğu söylenen biri sesini biraz yükseltti. “Burada yokluk estetiği var. Oldukça radikal.”
Yanındaki kadın başını sallamıştı. Gözleri konuşanın yüzündeydi; tabloların olduğu duvara dönmemişti.
Salonun içinde telefonlar birer birer yükseldi. Aynı tablo farklı açılardan onlarca fotoğrafı çekildi. Kısa süre sonra şöminenin üzerinde tek başına duran tablo, küçük parlak ekranlarda çoğalmaya başladı.
Bir ziyaretçi fotoğrafa bakarak gülümsedi. Sonra telefonunu tekrar cebine koydu. Tabloya ikinci kez bakmamıştı.
Galeri sahibi o sırada bir başka tablonun önünde duran iki kişiye bilgi vermekle meşguldü. “Bu seri çok sınırlı. Sanatçının en olgun dönemi.”
Konuştuğu adam fiyat etiketine eğildi. “Bu mu en değerlisi?”
Galerici başını sallayarak duvarın en solunu gösterdi. Oradaki tablo da neredeyse tamamen beyazdı.
Adam uzun süre baktı. “O resimde hiçbir şey yok.”
Galerici gülümsedi. “İşte tam da bu yüzden en değerlisi.”
Sergiyi ziyaret eden kalabalık salonun ortasında duran İsmet’in etrafından akıp geçmişti. İsmet’in bakışları salonun dışındaki koridora kaydı. Koridordaki kalabalık şimdi salondaydı, İsmet koridordaki karoların üzerinde küçük arabalarını gezdiren çocuğu izliyordu. Çocuk arabaların hepsinin dört tekerleğini aynı çizgilerde sürmek için dikkat kesilmiş, yatak odasından yanına gelip çömelen halasını fark etmemişti. İsmet’in boya kokusuyla ilk tanıştığı gün. Halası gittikçe güçsüzleşen bacaklarıyla İsmet’in arabalarının yanında bağdaş kurup ona küçük bir kutu vermişti. İçinde üç renk tüp boya ile bir fırça vardı; kırmızı, sarı, mavi. Bir de beş numara samur fırça.
“Kirletmeden kullan.”
O zaman bu cümle tuhaf gelmemişti İsmet’e.
“İsmimizin anlamını biliyor musun?”
“Bilmiyorum. Sevmiyorum da zaten ismimi. Seni seviyorum ama ismimi sevmiyorum.”
“Ne olsun isterdin.”
“Deniz. Deniz olsaydı severdim.”
“Bizim ismimiz de Deniz gibi. Temiz demek. Lekesiz.”
“Sevebilirim o zaman.”
İsmet gözlerini duvardaki tablolarına çevirdi. Kendisi yapmamış gibi tuvallerin üzerindeki boya katmanlarının kazındığı yerlerin çıplaklığını gördü.
O sırada bir ziyaretçi fotoğraf çekmek için geri geri gelip İsmet’e çarptı.
“Pardon.”
Adam telefonunu kaldırmış tabloyu kadraja almıştı. Birkaç saniye sonra tablo küçük bir ekrana dönüştü. İsmet ekrana baktı, oradaki rengi gördü. Tekrar duvara baktı; orada renk yoktu.
Salonun içinde konuşmalar büyük uğultular halinde kulağına gelmeye başladı.
“Bu işler çok konuşulacak.”
“Şimdiden koleksiyon değeri var.”
“Bence serinin en güçlü işi şu beyaz olan.”
Bir adam galericiye yaklaştı. “Onu ayırtabilir miyiz?”
Galerici yüzünde işini başarıyla yapmış olmanın gülümseyişiyle başını eğmişti. “Hay hay, tabii.”
Adam tabloya tekrar baktı. “Çok temiz.”
Bu kelime kısa süre İsmet’in kulağında kaldı: Temiz. Çok temiz.
Kalabalığın gürültüsü gittikçe artmaya başladı. Kahkahalar, kadeh sesleri, telefon bildirimleri iyice birbirine karıştı. Birkaç kişi aynı anda fotoğraf çekti. Ekranlar kısa süreliğine parlayıp söndü. Çekilen her fotoğraftan sonra duvarlardaki tablolar daha da soluklaştı. En beyaz olan resmin önündeki küçük grup hâlâ aralarında tartışıyordu.
“Bu işi anlamak için zaman gerekiyor.”
“Zaten iyi sanat hemen anlaşılmaz.”
Bir süre sonra galerici beyaz tablonun satışının gerçekleştiğini ilan etti.
Kadehler yeniden kalktı. Bir kadın alkışlamaya yeltendi, vazgeçti. İsmet duvardaki nerdeyse silinmiş olan tabloya baktı. Üç rengi düşündü; kırmızı, sarı, mavi. Hepsi parlak. O renkleri göremedi. Uzaktan bakınca yalnızca beyaz görünen yüz, yakından bakıldığında neredeyse yoktu. Bakışlarını koridora çevirdi. Desenlerin arasında daha derin çatlaklar. Temizlenmeyen kir artmış.
O akşam en pahalı tablo neredeyse tamamen silinmiş olanıydı. İnsanlar bunun sanatçının en olgun işi olduğunu söylemişti.
İsmet evine gitmek üzere galeriden ayrılmadan önce tabloya bir kez daha uzun uzun baktı. Sonra başını eğdi. Kulaklarında bir ses “Temiz,” dedi yine, “Çok temiz.” Adının anlamını yerine getirmişti. Geriye hiçbir şey bırakmadan binadan çıkıp gitti.

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.

