Hakan Akdoğan
İnsan kendi yalanından yorulunca kendisi oluyor. Ben artık kendimi kandırmanın o ince işçiliğine hayran değilim. Yoruldum ondan. Ki dedim hep, “Ölçülü iç şu boku, ne o öyle, mırıldanıp duruyorsun it cazı gibi.” Dedim de ne! İyi yaptın! De bakalım. Dedikçe de… İdare edemiyorsun işte, uydurma. Dibe alıştın sen. Felaketini normalleştiriyorsun.
Bir yerden sonra insanın canını acıtan şey düşmek değil de aynı çukuru eviymiş gibi sahiplenmesi oluyor galiba. Ben de onu yaptım. Üstünü örttüm, adını değiştirdim, huy dedim, dönem dedim, yorgunluk dedim. Ne yorgunluğu? Bildiğin çürüme bazen. İnsan bunu kendine tam söyleyemiyor işte. Söylerse devam etmek zorunda kalacak çünkü. O yüzden dil geveliyor. Aynı lafları önüne koyup koyup yiyor. Tok değil, alışkın. Çok fark var. Ben uzun süre o farkı anlamadım. İçimde bir şey ölmedi belki ama sürüne sürüne küçüldü. Sesim küçüldü mesela. Hevesim. Bir şeye inanırken çıkan o ilk heyecan. Hepsini idare ede ede yok ettim. Sonra da dönüp buna olgunluk dedim. İnsanın kendine ettiği küfrün kabul edilebilir hali bu herhalde.
İnsan hep büyük anlarda çökeceğini sanıyor. Bir kapı çarpacak, biri gidecek, bir cümle duyacaksın, tamam. Yok. Öyle olmuyor. Ben en çok, çay demlerken, çorabın tekini ararken, biri bir şey anlatırken gözümü sabit tutmaya çalışırken dağıldım. Hayat kenar süslerinde belli ediyor kendini. Ana mesele gibi gelmeyen yerlerde. Bir kaşığın tezgâha bırakılışında, gece tuvalete kalkıp aynaya bakmamaya çalışmanda, sabah perdeleri açınca içeri dolan ışığa içerlemede. İnsanın içi bazen böyle rezil yerlerden ele veriyor kendini. En sıradan anda. En saklanılmaz yerde.
Sonra kendine kızıyorsun bir de. Sanki bütün bunları özellikle seçmişsin gibi. Sanki elinde başka bir hayat varmış da inadına gidip bunu giymişsin gibi. Öyle değil tabii. İnsan biraz da başına gelen şeye benzemeye başlıyor. Uzun süre aynı karanlıkta kalınca gözün oraya göre ayarlanıyor. Sonra biri çıkıp “Burada bir tuhaflık var,” deyince bozuluyorsun. Çünkü sen çoktan alışmışsın. Alışmak kötü bir şey değil derler ya, bazen en büyük felaket o. İnsan alıştığı şeyin içinde yavaş yavaş kayboluyor. Çığlık atmıyor. Yardım istemiyor. Sadece normalmiş gibi davranıyor. En tehlikelisi de bu zaten. İnsanın kendi cehenneminde görgülü olması.
Ben galiba en çok kendime acımaktan değil, kendimi oyalamaktan utandım. Acı dürüst bir şey en azından. Geliyor, oturuyor, ağırlığını koyuyor. Oyalanma öyle değil. Kılık değiştiriyor. Bazen meşguliyet oluyor, bazen gurur, bazen “Şimdi sırası değil,” oluyor. Bazen de dümdüz dilinin ucuna gelen şeyi yutup önüne bakmak. Çok yaptım bunu. O kadar çok yaptım ki bir ara konuşmakla susmak arasındaki farkı kaybettim. Ağzım çalışıyordu ama ben ortada yoktum. Cümle kuruyordum ama içim katılmıyordu. Sanki biri benim yerime idare ediyordu hayatı. Fena da etmiyordu üstelik. İşte en korkuncu o. İnsanın yokluğunun bile düzenli olması.
Şimdi bazen oturup düşünüyorum da insanın kendine dönmesi dediğimiz şey öyle büyük laflarla olmuyor. Bir anda da olmuyor. Daha çok, bir bahaneyi artık taşıyamamak gibi. Aynı cümleyi bir daha kuracak gücü bulamamak gibi. “İyiyim!” derken sesinin seni ele vermesi gibi. Ben oralardayım biraz. Toparlanmış değilim. Hâlâ dağınığım. Hâlâ bazı sabahlar hiçbir şeyle karşılaşmak istemiyorum. Ama en azından artık içimde neyi susturmaya çalıştığımı az çok biliyorum. Eskiden adını koymuyordum, şimdi koyuyorum. Çirkinse çirkin. Eğriyse eğri. Bırak öyle dursun. Belki ilk defa bir şeyi düzeltmeden, açıklamadan, makulleştirmeden önümde tutabiliyorum. Bu da az şey değil.
Çünkü insan bazen tam da burada başlıyor kendine benzemeye. Düzelince değil. Parlayınca değil. Her şeyi anlayınca hiç değil. Tam aksine, biraz dağılıp artık numara yapacak hâli kalmayınca. Yüzü düşmüş, sesi kısılmış, bahanesi eskimiş bir halde kalınca. Orada bir şey beliriyor. Pek asil değil, pek güçlü değil, ama gerçek. Ben galiba onu arıyorum artık. Kendimin cilalanmış halini değil. Lafını bilen, halini toparlayan, herkese makul görünen tarafını değil. Biraz yamuk, biraz yorgun, biraz da canı yanmış olanı. Neyse, kalan o galiba. İnsan en son orada kalıyor. Orada, süsü akmış yerinde.

Hakan Akdoğan, Hacettepe Üniversitesi ‘İngiliz Dil Bilimi’ bölümünü bitirdikten sonra Anadolu Üniversitesi ‘Medya ve İletişim’ bölümünü tamamladı. Uludağ Üniversitesi’nde ‘İnsan, Toplum ve Felsefe’ programında yüksek lisans çalışması yaptı. Sanatla Terapi ve Adli Psikoloji Uzmanlığı eğitimleri aldı. International Dublin University’de Sosyal Psikoloji alanında Master derecesi yapmaktadır. 2003 yılından bu yana birçok üniversite ve kurumda ‘Yaratıcı Yazı’, ‘Derin Okuma’, ‘Sanatla Farkındalık’ gibi konularda eğitimler vermekte, çeşitli platformlarda konuşmacı olarak yer almaktadır. Halen bazı üniversitelerde ve çeşitli kurumlarda eğitimler vermekte, yayınevlerine yayın danışmanlığı yapmaktadır. Distopya Akademi’nin kurucusudur. Nü Peride, Gölge Yaşatan, Struma, İlişmek, Varlık ve Piçlik, Kirpi Mesafesi, Kenet adlı romanları yazdı. Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazandı. Eserleri birçok dilde ve ülkede, yabancı okurlarla da buluşmaktadır.


