Hediye Gülden Özgür
Basel’de o akşam yaz yağmuru vardı.
Adrian otelin camından tramvay raylarının üzerinde biriken suya baktı. Yaz vakti ne yağmuru diye hayıflandı. Oysa birkaç saat önce nehir kıyısında birkaç arkadaşıyla oturmayı, bir iki beyaz bira içmeyi düşünmüş ama sonra her zamanki gibi vazgeçmişti. Kalabalıkların içinde tanıdık değil, bir yabancı olmayı yeğlerdi.
Otelde verdikleri kocaman siyah şemsiyeyi açarak koşar adım dışarı çıktı. Daha köprüye varmadan yağmur dinmişti. Derin bir nefes aldı. Kokusunu alamadığı her şeye karşı antipatisi vardı.
Eski taş köprünün üzerinden geçerken bir an durup asılı kilitlere baktı. Dilek dilemeyeli ne kadar uzun zaman olmuştu. Galiba hiç dilememişti. Nehrin üzerinde titreyen ışıklar suyun içinde kırılarak dans ediyor, şehir kendi görüntüsünü kendine geri veriyordu. Basel’de fuar haftasıydı. Oteller dolu, restoranlar kalabalıktı. Sanatçılar, koleksiyonerler, galericiler ve gazeteciler sokaklara taşmış uzun kuyruklarda rezervasyon sıralarını bekliyordu.
Daha önceden bildiği bir restoran aklına geldi. Biraz uzaktı ama yemekleri oraya kadar yürümeye değerdi.
Restoranın kapısına vardığında garson:
“Yalnızca tek boş masa kaldı,” dedi. “Masayı paylaşmayı kabul ederseniz.”
Adrian başını kaldırıp olur dedi.
Pencerenin kenarında bir kadın tek başına oturuyordu. Önünde yarım kalmış bir kadeh şarap, küçük bir eskiz defteri. Defterin kenarlarına bir şeyler karalamıştı.
“Rahatsız etmem umarım,” dedi Adrian.
Kadın gülümsedi.
“Lütfen, buyurun.”
Kadının adı Eleni’ydi. Yunanistan’dan gelmiş genç bir ressam. Art Basel’de ilk kişisel sergisini açıyordu.
Adrian kendini tanıttı. Bir tıp konferansı için burada olduğundan bahsederek sohbeti sürdürdü. Eleni bütün gece hiç susmadan konuştu. Adrian ise gözünü kırpmadan sadece onu dinledi.
Eleni bir an dönüp “Konuşmayı fazla sevmiyorsunuz galiba,” dedi.
Adrian “Hayır, sadece yorgunum, sizi keyifle dinliyorum,” dedi. Kelimeler boğazına düğümlenmişti sanki, söyleyecek mantıklı başka bir şey bulamadı. Salak olduğumu düşünüyordur diye geçirdi içinden.
Eleni nehri göstererek “Denizi sever misiniz?” diye sordu. O anın sessizliğini nazikçe bozmak için mavi iyi bir fikirdi. Adrian evet, severim diye cevapladı. Sohbet ilerledikçe daha fazla konuşuyor, kendini ilk defa böylesine samimi bir şekilde ifade ediyordu. Sanki kelimeler zihninden değil, kalbinden akıyordu.
“Bu nazik sohbetten çok keyif aldım,” dedi Eleni.
Adrian bunu daha önce de duymuştu. İnsanlar genellikle tıp üzerine yaptığı sohbetler için böyle söylerdi. Ama kendisine söylenen bu iltifat yeniydi. Belki de kimseyi kendinden bahsetmeye layık görmemişti. O an Adrian ilk kez görülmüş olma ihtimalinden korktu.
Eleni “Biliyor musunuz, mavi en hassas renktir,” dedi. “Aşırı duyarlılığı ile yanıltır, duyguları kontrol altına almanızı desteklemez.”
Masanın üzerindeki çiçekleri göstererek “Aynı bir çocuğun kahkahasıyla dolu güneşli bir gün gibi,” diyerek gülümsedi.
“Ne güzel bir ifade,” diyerek konuyu değiştirdi Adrian.
Konu renkler olunca sakladığı hakikati ile yüzleşmek istemedi. Boğazı düğümlendi. Eleni’nin renklere olan tutkusu yüzünden diğerlerinden çok daha fazla kendisine acıyacağını düşünerek kendi karanlığında sarsıldı.
Eleni sohbet için teşekkür ederek Adrian’a veda etti.
Restorandan ayrıldıktan sonra masada tek başına kalan Adrian’ın içini büyük bir hüzün kapladı. Birden hatırlamakta zorluk çektiği çocukluğuna döndü.
O geceyi hiç unutmamıştı. Henüz yedi yaşındaydı. Karanlık koridorda kapının ardından sızan ışığın üzerinde durdu. Annesi ve babası oturma odasında konuşuyordu. Annesinin sesi titriyordu.
“Tanrı bu çocukla bizi sınıyor, daha renkleri bile seçemiyor,” dedi.
Babası uzun süre sustu. Sonra “Kimseye söyleme,” diye tembihledi. “Aklı…”
Cümlenin gerisi hiçbir zaman gelmedi. Ama o söylenmeyen şey, söylenen her şeyden daha ağırdı. Adrian o gece yatağına döndüğünde ellerinin de çıplak ayakları gibi soğuktan taşlaştığını hissetti. Battaniyenin altında titredi. Ne olduğunu tam anlamıyordu ama bir şeyin eksik olduğunu biliyordu. Ve o eksikliğin herkes için utanç verici olduğunu.
Babası ünlü bir cerrahtı. Annesi tanınmış bir şair. Büyüdüğü evde zekâ kutsaldı. Kusursuzluk ise zekânın bir ürünüydü. Fakat Adrian renkleri ayırt edemiyordu. Bunu fark edemeyen ailesi, bunun bir algı sorunu değil, bir zekâ eksikliği olduğunu düşündü. Doktor baba, kendi oğlunun içinde açıklayamadığı zihinsel bir kusur olduğuna inandı.
O geceden sonra Adrian bir karar verdi. Eksikliğini kimsenin göremeyeceği bir yere saklayacaktı.
Trafik ışıklarını yerlerine göre tanıyordu. Kıyafetlerini dolabında sıraya diziyor, etiketleyerek kolayca seçebiliyordu. Zekâsı sayesinde insanların yüzündeki en küçük ifadeyi okuyabiliyor, bir konuşmanın yönünü değiştirebiliyor, sorulara soruyla cevap vererek gerçeğin çevresinden dolaşabiliyordu.
Yıllar sonra lisede bir resim öğretmeni gerçeği fark etti. “Sen renkleri seçemiyorsun,” dedi kadın. İlk kez biri ona aptalmış gibi değil, sadece kusurluymuş gibi baktı.
Hastanede yapılan testlerden sonra adı kondu: Mavi Koni Monokromatizması.
Birkaç yıl içinde Adrian çok çalışarak tıp fakültesini kazandı. Amacı zekasını herkese kanıtlamaktı. Babası gibi iyi bir cerrah olursa belki onunla gurur duyardı.
Çok genç yaşta uluslararası konferanslara davet edildi. Kırk yaşına gelmeden adı dünyanın yetenekli beyin cerrahları arasında anılıyordu. Tüm enerjisini kariyerine veriyor, ev ile hastane arasında mekik dokuyordu. Uzun sohbetlerden kaçınıyor, insanların kendisine yakınlaşmasına izin vermiyordu.
Çünkü yakınlık, gerçeği gerektirirdi. Gerçek ise onun için bir utanç meselesiydi.
Bir ameliyat sabahı yeni asistanı ona bir dosya uzattı.
“Hasarlı damarları kırmızı, diğerlerini sarı ile işaretledim,” dedi.
Adrian bir an durdu. İşaretli renkleri seçemedi. Dosyayı biraz daha yaklaştırdı, şekillerine baktı, asistanı ile göz göze geldiler. Mantık yürüterek her zamanki sakinliğini korudu ve ameliyatı kimse fark etmeden başarıyla bitirdi.
Sonra bir gün Basel’de yabancı bir kadının kendisine yakınlaşmasına izin verdi. Yıllardır içinde sakladığı bütün boşluklar, ilk kez bir insanın etrafında şekil aldı. Şekiller form değiştirerek üzerine yığıldı. İlk defa içinde yanan bir ateş hissetti. Hislerine hiçbir anlam veremedi.
Basel’deki o akşam yemeğinden sonra Adrian kadınlara farklı bir ilgi duymaya başladı. Kadınları etkilemek için sanattan anlamak gerekli diye düşündü. Değerli sanat eserlerini toplayarak iyi bir koleksiyon sahibi olmak ve bununla çevresini etkilemek istedi. Belki de annesi, duvarlarında asılı duran tablolar sayesinde oğlunun yeterince zeki olduğunu kabul ederdi.
Müzayedelere gitti. İnsanların hangi tabloya neden değer verdiğini anladı. Görme kusurunun, tabloların renk değerlerini hesaplamak için ne kadar işe yaradığını fark etti. Bir süre sonra hatırı sayılır bir koleksiyoner olarak anılmaya başladı.
“İnanılmaz bir gözü var,” diyorlardı.
Bu cümle ironikti. Çünkü Adrian’ın sahip olmadığı tek şey buydu.
Adrian artık bir hilenin içinde kendi hakikatini yaşıyordu. Herkesten sakladığı gerçek o kadar büyümüştü ki, bazen kendisi bile inanıyordu.
Birkaç yıl sonra Adrian’ın hayatına Clara girdi. Bir resim galerisinde tanışmış, birbirlerinden hoşlanmışlardı.
Clara psikologdu. Zarif, samimi ve neşeli bir kadındı. Neşesi ve geniş sanat çevresiyle onun için harika bir kaçıştı. Kalabalıklar içinde Adrian daha az düşünüyor, daha az düşününce daha az hissediyor, böylece eskisi gibi insanlardan kaçmak zorunda kalmıyordu.
Adrian için Clara hafifti. Birlikte vakit geçirdikçe onunla uyumlu olduğunu hissetti. Clara’yı sevmek, samimiyetinin ardına sığınmak ve onu mutlu etmek istedi. Ne de olsa Clara ailesinin onaylayacağı bir kadındı. Kültürlü bir ailesi, iyi bir mesleği vardı. Yeterince güzel ve zekiydi.
Adrian her fırsatta Clara’yı mutlu etmek için çırpınıyor, onu en şık restoranlara götürüyor, en kaliteli şarapları söylüyor, pahalı hediyelerle ilgisini gösteriyordu. Clara ne zaman bir adım daha yakınlaşmak istese, Adrian köşe bucak kaçıyor, “Esas sen bana hiç kendinden bahsetmiyorsun,” diyerek konuyu değiştiriyordu.
Clara bir terslik sezse de daha derine gidemedi. Kolayca kendiliğinden akan farklı bir ilişki bu, diyerek bahaneler üretti. Mesafeleri sorun etmedi, aksine ilişkiyi bozmaktan korkarak Adrian’ın üzerine hiç gitmedi. Yaraları deşmenin iyi bir fikir olmadığına inanıyor, aralarındaki duvarlara asılan sanat eserlerinin estetiğine kapılarak içindeki boşluğu kapatıyordu.
İlişkilerinin ciddileştiği o ilk yaz Clara, Adrian’a:
“Çocukluk arkadaşımla tanışmanı istiyorum,” dedi. Çok sevdiği arkadaşının sevgilisini tanımasını istiyordu.
O yaz akşamında sevimli bir Yunan meyhanesinde Clara’nın arkadaşıyla buluşacaklardı. Adrian karşısında birden Eleni’yi gördü. Clara’nın yakın arkadaşı, Basel’deki ressam kadındı.
“Merhaba,” dedi Adrian.
“Adrian, merhaba,” dedi Eleni.
Bu ilginç tesadüfe şaşırarak hep birlikte güldüler. Adrian, Eleni’nin içindeki hüznü değil, neşeyi gördü o gece. Onun gözlerinden bakıyor, sözleriyle karanlıkta tuttuğu her şeyi maviden başka renklerle aydınlatıyordu. Eleni tüm samimiyetiyle o gece içine işliyordu.
Eleni, ertesi gün gitmesi gereken bir sergiye onları da davet etti. Ne de olsa ikisi de sanattan keyif alıyordu. Sergi ünlü bir fotoğrafçıya aitti.
Ertesi akşam sergide buluştular. Clara kapıda arkadaşlarıyla sohbete daldı. Adrian, bir fotoğrafın karşısında uzun süre kıpırdamadan duran Eleni’nin yanına giderek selam vermek istedi. Eleni cevap vermedi.
Adrian o anın içinde uzun süre Eleni ile yalnız kalmak istedi. Fotoğrafın içindeki gri dalgalar, bir yandan diğer yana süzülen gölgelerle karışarak sarmaladı onu. Hiçbir şeyi tanımlayamadı, öylece dona kaldı, fotoğraftan çıkamadı.
Uzun süren sessizliği bozdu Eleni: “Sen de biraz farklısın galiba?” diye sordu.
Adrian durdu, bir an düşündü. Her zaman yaptığı gibi ustalıkla konuyu değiştirmek istedi.
“Biliyor musun, insanlar beyazı boş sanır. Oysa beyaz en dolu renktir.”
Eleni cevap vermedi. Bir an yüzündeki ifade değişti, algısı kapanmıştı. Galerinin diğer salonundan gelen ayak sesleri, fısıltılar, bir yerlerde açılıp kapanan bir kapı… Sanki zaman durmuş gibiydi.
Eleni kendine gelerek gülümsedi. “Beyaz saflıktır. İnsan kendini affedemediğinde, beyaz ona hâlâ bir ihtimal olduğunu söyler.”
Adrian’ın kalbi yerinden çıkacak gibi oldu, kafasını önüne eğdi. İlk defa gerçeğinden değil, yalanından utandı. O utancı büyüyerek içine sığmayan koca bir dev oldu.
“Ve beyaz,” diye devam etti Eleni, “insanın en çok sakladığı şeyleri görünür kılar.”
Adrian ilk kez korkudan titredi. Ne yapacağını bilemedi. Anlamazlıktan geldi, sanki hiç duymamış gibi başını öbür yana çevirdi. Biraz daha ayakta kalsa sanki yere yığılacakmış gibi ağırlaşan bedenine hakim olmak için çabaladı. Yıllardır sakladığı bütün hayatı, bir fotoğraf karesinin içinde asılı duruyordu.
Sonra konuyu değiştirmek için “Clara’yı gördün mü?” dedi.
Ama Eleni acı bir gülümsemeyle yüzüne bakarak:
“Burada saklanmak zor,” dedi.
Adrian başını önüne eğdi. “İnsanlar eksik şeyleri hiç sevmez.”
Uzunca bir süre tek kelime etmeden fotoğrafa baktılar birlikte. Galerinin ışığı fotoğrafın üzerinden kaydı, bir an ışıklar gölgelerin içine hapsoldu. Renkler birbirlerinin içinde eriyip çoğalarak gözlerini kamaştırdı.
Eleni Adrian’a döndü: “Hayır, aksine. İnsanlar eksik şeylerden korkar. Çünkü onlara kendilerini hatırlatır.”
Adrian ilk kez savunmasız halinden utanmadı. “Her şey değişir ama hakikat değişmez. Hile…”
“Hile, gerçeği kendinden bile saklamaktır,” dedi Eleni.
Adrian sessizliğe sığındı. Orada karanlıkta sonsuza kadar kaybolmak istedi.
Eleni omzuna dokundu: “Biliyor musun? Beyaz, bütün renklerin içindedir.”
Adrian durdu. O an, göremediği renklerin içinde ilk defa var olduğunu düşündü. Belki de her eksikliğin içinde bir bütünlük saklıydı. Ve ilk kez, tam anlamıyla göremediği bir rengin neye benzediğini anlamaya başladı.
Eleni arkasını döndü. Galerinin camından yansıyan görüntüsüne baktı. Masmavi gözlerinde saklamaya çalıştığı o beyaz lekelerine.
Adrian camda yansımasını gördü. Ve ilk kez, birinin de kendinden bir şeyler sakladığını fark etti.
Galerinin ışıkları yavaşça söndü, camdaki yansımalar karardı. Karanlık birden üzerine çöktü. Belki de artık söylenecek bir şey kalmamıştı.
Artık sessizlik karanlık değil, bütün renklerin toplamıydı.

Hediye Gülden Özgür, tasarımın farklı alanlarında üretim yapan bir sanat tutkunu. Renklerden ve gökyüzündeki yıldızlardan aldığı ilhamı somutlaştırarak doğanın ve evrenin gizemini sanatın diliyle yaşamla buluşturmaya çalışıyor. İstanbul Üniversitesi İktisat Bölümü ve Palazzo Spinelli Design eğitiminin ardından reklamcılık, tekstil, saat ve takı tasarımı alanlarında çalıştı; uluslararası markalar için tasarımlar üretti. Uzun yıllardır Sembolizm, Astroloji, Sabian Sembolleri ve Astro-psikoloji üzerine çalışmalar yürütüyor. İlk öyküsü 2023 yılında “Gecenin İçinden” adlı kolektif kitapta yayımlandı. Halen Distopya Dergi ve Suare Dergi’de yazmaya devam ediyor. Aynı zamanda sanat ve semboller üzerine eğitimler ve atölyeler düzenlemeye devam ediyor.


