Kelimeleri, çoğu zaman avucumun içine bırakılan efsunlu nesneler gibi düşünürüm. Hem büyülü hem büyücüler.
Röportaj: Elif Özge Karakaya

Öykü, edebiyatın en yoğun ve en kırılgan türlerinden biri. Romanın geniş zamanı ve panoramik anlatısına karşılık tek bir anın, bakışın içinden bir ses. Okumaya başlarken açtığı kapıdan uzun uzun baktırdığı gibi etkisini de bir o kadar hissederiz kimi zaman. Hız çağında bile yavaşlamayı seçen, ânı tutup büyüten, söylenmeyeni duyuran sessiz bir çığlık bazen de. Çizgide durmanın, civarda kaybolmanın hâllerini kendine özgü incelikli dille kuran Türk Edebiyatının çağdaş temsilcilerinden Vildan Külahlı Tanış ile bir araya geldik. Everest Öykü etiketiyle okurla buluşan ikinci kitabının heyecanı hâlâ tazeyken kitaplarının yanı sıra yazarlık öyküsü üzerine de konuştuk. Vildan Külahlı Tanış, sorularımızı şöyle yanıtladı:
- Öncelikle vakit ayırdığınız için teşekkür ediyorum. Sevgili Vildan, Suare Dergi okurları için kendinizi tanıtır mısınız?
Sanırım en zorlandığım sorulardan biri. İnsanın kendini tanımlaması kolay değil diye düşünüyorum. Belki çok da geriye gitmeden başlayabilirim. Yaklaşık on senedir profesyonel olarak yazı dünyasının içindeyim. Beş sene bir edebiyat sitesinin yürütücülüğünü ve editörlüğünü yaptım, yayın ekibinde yer aldım. “Çizgide Bir Kukla” ilk kitabım. Geçtiğimiz aylarda ikinci kitabım olan “Civarda Kaybolanlar” da raflardaki yerini aldı. Şu sıralar bir öykü atölyesinde dersler veriyorum. Yazmaya meftunum ve meşakkatli bir yolun talibi olduğumu aklımdan çıkarmıyorum. Koşarak değil ama durmadan yürüyen bir yolcu gibi yol almayı seviyorum.
- Yazılarınızda olduğu kadar sözlü anlatımınızda da kelimeleri son derece zarif ve etkileyici bir biçimde kullandığınızı düşünüyorum. Kelimelerle kurduğunuz ilişkiyi nasıl anlatırsınız?
Kelimeleri, çoğu zaman avucumun içine bırakılan efsunlu nesneler gibi düşünürüm. Hem büyülü hem büyücüler. Evirip çevirdiğim, döndürüp dolaştırdığım, bazen kırıp döktüğüm ama her ne ise derdimi hep onlarla aşikâr ettiğim büyülü bir dünya orası benim için. Sanırım yazma yolculuğumun en büyük itkilerinden biri onlarla olan ilişkim. Görünmez, incecik ama sapasağlam bir bağ. Sözlük okumayı, kelimelerin kökenbilimlerini, hangi dile ait olduklarını bu kadar yoğun yazmaya başlamadan önce de hep merak ederdim. Bir sözcük defterim var mesela. Yeni karşılaştığım, uzun süredir kullanmadığım kelimeleri not aldığım, içi dolu bir defter. Kelimeler benim sesim.
- Öykü, yazı serüveninizde nasıl bir yere sahip? Yazın hayatına öyküyle başlamak bilinçli bir tercih miydi?
Öykünün kelime iktisadıyla kurulan evreni ve okurun damağında bıraktığı o yoğun tadı seviyorum. O daracık alanda hem duyguyu okura geçirmek hem de okuru hikâyenin merkezine alabilmek çok çarpıcı geliyor bana. Meseleni, çok konuşmadan çokça anlatmadan yazmak, o rafine hal ile son noktayı koymak hem zor hem çok lezzetli. Okuru olmaktan da son derece memnun olduğum bir tür olan öyküye başlamam biraz da bütün bunların toplamı.

- İlk kitabınız “Çizgide Bir Kukla”nın adı Uzun Düz Çizgiler” öyküsünde tek bir cümlede geçiyor ve hiçbir öyküye adını vermiyor. Sanki karakterler görünmez iplerin ucunda savrulurken, öyküler bu iplere bağlı değil. Çizgideki kuklalar nasıl bir araya geldi? Onları tutan tek bir ip mi var, yoksa birbirine dolanmış çoklu bağlar mı?
Kuklayı kukla yapan ipleridir. Bu ipler mecburiyetlerimiz, kaybettiklerimiz, geçmişten getirdiklerimiz, toplumsal baskılar, normlar, idealize edilenler, gelenekler, baskılar, olması gerekenler, ayıplar, günahlar, aile, genetik kodlar, kolektif bilinçlerimiz… O kadar fazla ipe dolanmış vaziyetteyiz ki. Bazen iplere hükmetmek kolay olmuyor. Onlardan kurtulmak da. Kontrolü ele almak ve hatta ipleri kesme pahasına yaşama inatla direnmek gerekiyor sanırım bazen de. Ya da iplerle barışmak. Öykülerin bütününe baktığımızda da hayatın inişli çıkışlı çizgisine iplerle asılı karakterlerin yaşam karşısında nasıl birer kuklaya dönüştüğüne şahitlik ediyoruz. Bu anlamda kitabın tamamındaki öykülerin genel muhteviyatını çerçevelen bir isim olarak doğdu diyebilirim.
- Her öykünün kendine has, biricik bir sızısı vardır. Ancak bu kitap özelinde hâlâ aynı etkiyi hissettiğim öykü “Alo Buyurun Yalnızlar Geçidi”nin finali oldu. Sizin hâlâ sızısını koruduğunuz öyküler var mı? Yazılarınıza başlarken genellikle bir duygunun mu, bir imgenin mi peşinden gidersiniz?
Buna şöyle cevap verebilirim: Aslında her hikâye kendi hikâyesiyle geliyor. Kimisi bir fotoğrafla, kimisi bir duyguyla, kimisi kapı aralığından sızan bir kokuyla, bir fotoğrafla, bir mısrayla… Dolayısıyla öykü kendi evrenini nasıl yaratmak istiyorsa biraz da onun peşinden gidiyorum.
“Denizlere düş. Sulara sarıl. Şimdi biz düşerim korkusuyla daha yükseğe uçmaktan vaz mı geçeceğiz? Dünyayı hiç kuşbakışı görmemişlere ne anlatılır?”
Civarda Kaybolanlar

- “Civarda Kaybolanlar” da hiçbir öykünün başlığı değil, aynı duyguyu paylaşan öykülerin ev sahibi. Öyküler iki epigraf arasında konumlanıyor. İlk öyküden itibaren kitaba sinen duyguyu hissediyoruz; görünmeyenler, yok olanlar, kaybolanlar. Bu “civar”ı nasıl tanımlarsınız?
“Civar” kelimesi ardına geldiği kelimeyle anlam bulan bir sözcük aslında. “Civarımdan ayrılma” demek başka, “bu civarlarda kayboldu” demek başa. İkisi iki ayrı uçurum. Yakında kaybolanın bulunamaması, hatta kaybolurken fark edilememesi kendi içinde büyük bir hüsran taşıyor. Açılmadan boğulmak gibi. Bu kitap kendi yanından yöresinden, evinden barkından, yolundan yordamından, bildiğinden öteye gidemeyenlerin hikâyelerini bir araya getiriyor. Açılamadan boğulanların mı bilinmez ama açılamadan gözden kaybolanlar var burada.
“Ruhu küçücük bir kutunun içinde. Kapağı açılıp içine aceleyle bir şeyler tıkıştırılan, aynı hızla hemen kapatılan, o daracık alanda bütün her şeyle baş başa bırakılan küçücük bir kutunun içinde.”
Çizgide Bir Kukla
- İki kitabın da ilk öykülerinde kadın karakterler görüyoruz. Çizgide Bir Kuklada, geçmişsiz ve hikâyesiz adının yer almadığı şemsiyeli kadın; Civarda Kaybolanlarda ise adını sıkça okuduğumuz ama görünmez karakter Perihan… Zıt iki durum gibi görünse de benzer bir paydada oldukları hissi var. Belki bu iki karakter yan yana gelse, sohbet etse birbirlerini etkilerler miydi? Nasıl anlaşırlardı?
Sadece Şemsiyeli Kadın ve Perihan değil, iki kadın yan yana geldiğinde benzer dertler, benzer duygular ve hatta sevgili Buket Uzuner’in dediği gibi kendiliğinden peyda olan bir “Kız Neşesi” orada beliriverir. Kadınların meselelerini sırf kadın oldukları için değil, her şeyden önce insan oldukları için yazıyoruz. Ama bu hal bile “canım siz de hep kadın hikâyeleri anlatıyorsunuz” minvalinde biraz da hakir bir bakış açısıyla eleştirilmeye kalkılıyor. İnsana dair olan ne varsa onu anlatmaya devam edeceğiz. Kadınlar da bu hale fazlasıyla dâhil.
- Çizgide Bir Kukla’dan bu son kitaba uzanan çizgide, anlatımınızda, sesinizde ya da kurduğunuz dünyada neler dönüştü? Değişim içinde korumak istediğiniz bir tarafınız var mı?
Aslında bunun cevabını en net okurlar verebilir. Ama kendi yolculuğuma baktığımda ikinci kitaba giden yolda elimin, kalemimin rahatladığını hissediyorum. Bu kabul görmüşlüğün bir neticesi de olabilir, okurun size artık aşina oluşunun rahatlığı da. Korumak istediğim şey ise hep duygudur. Eğer bir metnin duygusu okura geçmiyorsa dünyanın en güzel teknik bilgilerini de kullansanız, olay örgünüzü şaha da kaldırsanız duygu yoksa hikâye yoktur.
- Günümüzde yazarlığın temel işlevini nasıl değerlendirirsiniz?
Yazar ve okur yan yana yürüyen, birlikte yol alan, kol kola girip gidilmesi gereken yere birlikte varmaya çalışan iki yol arkadaşıdır bence. Yazar okurun ya da toplumun önünde değildir. Dolayısıyla toplumsal bir yönü, öncülüğü görev edinmek zorunda da değildir. “Size öğreteceklerim var” diyen bir yerde değilim kendi adıma. Ben sadece okurun bildiği ama adını koyamadığı duyguların sözcüsüyüm.
- Vildan Külahlı Tanış’ın yazı yolculuğu nasıl devam edecek?
Hikâye beni nereye sürüklerse diyelim.


