Nilgün Karataş
Kitapları yakmaya gerek yok artık; elimize sığabilecek birer ekran edindiğimizden bu yana merak duygumuzu algoritmaların insafına bırakıp, hipnotize edilmiş robotlara dönüştük. Ateş artık yakmıyor; mavi ışığın hem bizi birbirimize gösterip hem de gerçek acılardan koruduğunu keşfettiğimizden bu yana, konfor alanımızın alevden duvarlarını her gün biraz daha yükseltiyoruz.
Ray Bradbury’nin bile belki bu kadar hızlı olacağını tahmin edemediği bir distopyanın tam kalbindeyiz. Bizim durumumuz Mildred’e benziyor daha çok; salonunun üç duvarını kaplayan dev ekranlardaki o hayali “aile” ile konuşurken, kulağındaki “deniz kabuklarıyla” dış dünyanın sesini bastıran o kadına. Acı çekmemek için hissetmemeyi, düşünmemek için gürültüye sığınmayı seçmiş o kadının seri üretimleriyiz; uydurduğum kelimenin absürtlüğüne aldırmayın, mutlu olmasa da hazla uyuşturulan hipnotize edilmiş robotlarız diyeceğim bir kez daha.
Yüklenmeye biraz ara verip minik bir hatırlatma yapayım: Sırça Fanus’tan sızanların bu serisinde kadın karakter üzerinden değil, erkekler üzerinden bakıyorum dünyamıza; patriyarkanın cinsiyet ayrımı yapmadan herkesi nasıl sindirdiğini görmek için.
Şimdi henüz Clarisse ile tanışmamış, Mildred ile evliliğin ve işinin ona sunduğu o uyuşturucu ‘huzur’ içindeki Guy Montag’ı düşünün. Hatırlatırım Montag, düzenin sadece bir parçası değil, tam merkezindeki adam; kitap yakan bir itfaiyeci.
İşinde ne kadar iyi değil mi?
Sistemin asıl başarısı erkeklere rollerini bu kadar özümsetmek olmalı!
Yakmak bir zevkti.
Bazı şeylerin yitmesini, kararmasını ve değişmesini görmek özel bir zevk veriyordu. Avuçlarında, dev piton yılanını andıran bakır çinko alaşımı hortumla dünyaya zehirli gazyağı püskürtürken, kanının beyninde zonkladığını hissediyordu… Elleri, tarihin paçavralarını ve kömürleşmiş kalıntılarını yok etmek için ateş ve alevin tüm senfonilerini olağanüstü bir şekilde yöneten bir orkestra şefinin elleriydi.
Montag, her sabah aynada kendine benzeyen ama kendine ait olmayan bir adama bakarak başlıyordu güne; yüzündeki is lekesini bir nişan gibi taşıyor, parmak uçlarına sinmiş yanık kokusunu parfüm gibi soluyordu. Onun dünyasında gökyüzü hiçbir zaman tam mavi değil, her daim dumanlı bir griydi ve bu gri, ruhuna da sirayet etmişti.
Sokaklarda devasa bir metal böcek gibi süzülen itfaiye aracının üzerinde, elindeki alev makinesini bir asa gibi tutarken kendini muktedir bir tanrı, düzenin sarsılmaz muhafızı hissediyordu.
Onun itaati klasik bir korkuya değil, yaptığı işin “yanlış” olabileceğini düşünmediği bir normalliğe dayanıyordu. Kitap yakmak onun için görev değil, bir kimlik, bir var oluş biçimiydi; alevlerin o düzen kurucu gücüne tapıyordu.
Hiçbir şeyi merak etmiyor, hiçbir şeyi özlemiyor, sadece yakıyordu; ta ki o gece, ayakları toprağa değil de bir rüyaya basan o genç kız karşısına çıkana kadar.
Küçücük bir pürüz, koca bir mekanizmayı bozabilir!
Montag için o pürüz, ayakları yere basmayan, rüzgarla konuşan bir genç kızın, Clarisse’in sorusuydu: “Mutlu musun?”
Önce savuşturmak istedi bu soruyu, heyhat! Bir kere duymuştu. Yıllardır biriktirdiği o isli huzur, ruhuna bulaşmış bir kire dönüşüyordu yavaş, yavaş.
Mutluluğunu bir maske gibi takmıştı ve Clarisse maskeyi kapıp çimenleri üzerinde koşmuştu; gidip kapısını çalarak maskesini geri isteyemezdi.
Artık ateş onun için bir zevk değil, her sayfasında kendini yeniden inşa edeceği o sancılı uyanışın ta kendisiydi.
Montag için uyanış bir fikirle değil, bu soruyla ve kendisine dayatılan o taşlaşmış erkeklik rolünün sarsılmasıyla başladı. Gücü yıkımda bulan bir adamın, gücü bir kitabın sayfalarındaki o kırılgan kelimelerde aramaya başlamasıydı bu.
Uyanış birden bire olmaz her zaman, bazen yavaş yavaş kendine gelir insan. Bazen de şoke edici bir sarsıntı gerekir. Bir kadının kitaplarıyla birlikte yanmayı seçtiği o an, geri dönüşü olmayan bir kırılmaya dönüştü onun için.
Düğmenin yerini fermuar aldı, insanın gün doğumunda giyinirken düşünecek kadar bile zamanı, bir felsefe saati, dolayısıyla da melankoli saati yok.
İtaat, yaktığın şeyin ne olduğunu bilmemektir; isyan ise onu ilk kez gerçekten görmek!İnsan bir kez gördüğünü unutmamayı seçebilir!
Ray Bradbury’nin dediği gibi, kitapları yakabilirsiniz Fahrenheit 451 yeterlidir. Ya hafıza? Hafızayı yakmak için ne gereklidir?
Zihnimize atılan o “isli” ateş hafızayı kül edebilir elbette. Ancak bu yangını içimizdeki “hakikat ateşi” ile dağıtabileceğimizi iddia edeceğim.
Ateşe karşı ateş.
Orman yangınlarını durdurmak için kontrollü küçük bir ateş yakarlar ya büyük yangının önündeki yakıtı tüketsin diye. Öyle işte…
İçimizdeki ateş bir kez harlandı mı, kim durdurabilir ki?
İşte o sorudan sonra Guy Montag’ın önü açılır; tutkusu yakmak değil meraktır, keşiftir artık: Yakmayan aksine aydınlatan bir ateşin büyüsüne kapılır…
Dikkatli bakarsanız, göreceksiniz; Bradbury’nin dünyasında itfaiyecilerin hepsi erkek. Bunun bir tesadüf olduğunu hiç sanmam; otorite, düzeni koruma görevini yıkıcı bir “erillik” üzerine inşa ediyor. Montag da başlarda ateşi, sistemin kendisine verdiği o muktedir olma halini seviyordu.
“Ateş yakmak bir zevkti” cümlesi, aslında sistemin erkeğe sunduğu o sahte güç illüzyonunun ifadesi.
İtfaiyeciler birbirine benziyor bu arada; hepsi isli yüzlü, kömür saçlı ve duygusuz. Erkek, bu sistemde sorgulayan bir özne değil, emredilen yeri ateşe veren kaslı bir mekanizma… Duygularından, şüphelerinden ve zayıflıklarından arındırılmış, sadece “yakan” bir kuvvet…
Kitap insanların erkekleri öyle mi? Sistemin dışına kaçan, içindeki insanı keşfediyor, yakmıyor, yıkmıyor, paylaşıyor. Onlar “yakan kuvvet” değil, “yaşatan hafıza” olmayı seçenler.
Montag’ın ağlamaya başlaması da o “robotlaşmış erkek” imgesinin ilk çatlağı oluyor.
Robotlar ağlamaz! Erkekler ağlar…
Gözyaşları, ruhuna bulaşan isi yıkayan o ılık su; sistemin ‘kusursuz’ dediği mekanik işleyişin en büyük arızası değil de ne?
Montag artık yanık mantara benzeyen yüzüyle aynaya bakıp kendine göz kırpamayacak. Uykuya dalarken, karanlıkta, yüz kaslarının yakaladığı alev alev gülümsemeyi hissedemeyecek…
Ne olduğunu bilemiyorum. Lanet derecede mutsuzum, öylesine deliyim. Neden bilmiyorum, kendimi kilo alıyormuşum gibi hissediyorum. Şişmanlamış gibi hissediyorum. Bir sürü şey toplamış, saklamışım gibi hissediyorum, ne olduğunu bilmiyorum. Belki de kitapları okumaya başlayabilirim.
Ray Bradbury, Fahrenheit 451’i yazarken asıl korkusu devlet sansürü değildi; toplumun kendi isteğiyle düşünmekten vazgeçmesiydi. İnsanların kısa içerikleri tercih ettiği, rahatsız edici fikirlerden kaçıp eğlenmeyi seçtiği bu dünya, Michel Foucault’nun işaret ettiği gibi baskıyla değil, “içselleştirme” ile çalışan o dünya. İçselleştirme denilen; iktidarın dışsal bir zorlama olmaktan çıkıp, bireyin kendi kendisini denetlediği, yönettiği ve disipline ettiği içsel bir mekanizmaya dönüşmesi süreci.
Panaptikon’a bile gerek yok: Denetim dışarıda değil, içeride artık. Montag’ı da kimse zorlamıyordu; o kendi kendini denetliyordu. Yüzbaşı Beatty’nin otoritesi değil, Montag’ı asıl hapseden o emirleri kendi doğrusu sanan zihniydi. Montag’ın dünyasında itaat, bir baskı değil bir “konfor” meselesiydi.
Distopyalar genelde acı üzerinden kurgulanır ama Bradbury bize haz üzerinden gelen bir köleliği anlatıyordu. İnsanlar mutsuz olmamak için düşünmemeyi seçerler çünkü. İtaat, acıdan kaçmak için ödenen bir bedeldir sadece.
Neden?
Çünkü doğal olan budur! Çünkü disiplin toplumlarında ‘mikro iktidar’ bireyin hareketlerini, zamanını, bedenlerini hizaya sokar ve itaat etmeyi benimsetir. Bize dayatılan doğruları sorgulamadan uygulamak bize kendimizi iyi hissettirir. Bu normlara uymayan anormaldir!
Bradbury ve Foucault, aynı tespitleri farklı anlatılar üzerinden yaparken, yaptıkları bize sadece ayna tutmak aslında. Biliyoruz biz de bunları; itaat etmenin konforunu seviyoruz aslında. İster ‘Sosyal Bukalemun’ desinler ister “Otomat Uyumu” adını versinler kavramları bilmezken bile yapıyoruz biz bunları. Otantik benliklerimizden vazgeçip, uyum adına kalıplaşmış davranışları ödünç alıp sonra da kendi seçimlerimiz sanıyoruz. Erich Fromm’un dediği gibi, özgürlük belirsizlik getirdiği için insan bazen ondan kaçıyor ve rahatsız olmamak için itaat ediyor. Bilmemeyi seçmek, bilmenin getireceği o muazzam yükten kaçmanın en kestirme yolu zira.
Ve daha da fenası; isyan, dünyayı değiştirmeden önce insanı değiştiriyor ve yanında büyük bir yalnızlık getiriyor.
Dönelim romana: Montag kendindeki ve hayatındaki tuhaflıkları görmeye başladığı andan itibaren arafta kayboldu. Artık ne eski dünyasına aitti ne de yeni bir dünyaya tam ulaşabilmişti.
Gerek var mıydı bunca sıkıntıya?
Robotlar asla acı çekmez; çünkü programı buna izin vermez. Ama insan olmak, o programın dışına çıkıp kendi “hata payını” keskin bir acı olarak hissetmeyi gerektirir. Mildred gibi evinin salonunda, duvarındaki koca ekrana bakıp mutlu mesut yaşayıp gitmek varken, Guy neden kendini tehlikeli bir maceraya attı ki?
Belki de cevap; hipnotize edilmiş bir robot olmayı reddedip, sancılı da olsa yeniden insan olmak, kendini küllerinden tekrar kendini doğurmaktır.
Sahte bir cennetin uysal bir parçası olmaktansa, gerçeğin cehenneminde kendi adımlarınla yürümek… İnsanlık onuru denilen şey bu olabilir mi?
Bradbury’nin bu hikâyeyi önce öykü olarak yayımlayıp sonra bir romana dönüştürmesini de çok anlamlı buluyorum; isyan gibi bazı fikirler de insanın içine sığmıyor, taşıyor. Roman boyunca Plato’nun Devlet’inden Cervantes’in Don Kişot’una, Swift’in Guliver’inden Kutsal Kitap’a uzanan göndermeler sanki bize farklı ihtimaller bulunduğunu da hatırlatıyor. İnsan kendine ulaşmak için farklı yollar deniyor elbette; itaat ettiğin an yolun bittiği (ya da senin öyle sandığın) yerde duruyorsun. Yanıyorsun.
“Ben yanmasam, sen yanmasan, biz yanmasak nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa?” diyen şair geliyor aklıma.
Granger’in romanda Anka Kuşu’nu hatırlatması da boşuna değil…
İsa’dan önce Anka adı verilen lanet, saçma bir kuş vardı. Her birkaç̧ yüzyılda bir, bir odun yığını kurup kendisini yakardı. İnsanın ilk kuzeni o olmalı. Fakat her kendini yakışında, küllerden fışkırarak yeniden doğardı. Görünüşe göre sanki biz de defalarca aynı şeyi yapıyoruz, fakat bizim, Anka’nın hiç yapmadığı lanet bir şeyimiz daha var. Yaptığımız bu kahrolası saçmalığı biliyoruz. Binlerce yıldır yapmakta olduğumuz kahrolası lanet şeyleri biliyoruz. Bunları bildiğimiz için ve hep görebileceğimiz yerlerde oldukları için, bir gün belki lanet ölüm ateşlerini yakarak kendimizi onun içine fırlatmaktan vazgeçeriz. Her nesilden birkaç kişiyi daha hatırlamaları için seçeriz.
Bradbury’nin sorduğu soru hâlâ masamızın üzerinde: Konfor alanımızdan çıkıp birer Montag’a dönüşür müyüz? Yoksa Mildred’ın robotlaşmış huzurunda yaşayıp gider miyiz?
Yanıt belli gibi duruyor ama o iş öyle değil. Bu da bu işin yanılgısı.
Bugünün dünyasında Montag olmak… İçimizdeki Montag’ı uyandırmak… “Mutlu musun?” diye o yanıtsız soruyu sormak…
Bu kadar esip gürledikten sonra sukûnet istesem abes mi olur? Düşünmeliyiz biraz.
Ne diyordu Granger?
Bir şeyi kafanızdan çıkarmayın. Sizler önemli değilsiniz. Siz hiçbir şey değilsiniz. … Bize ne yaptığımızı sordukları zaman onlara, hatırladığımızı söyleyebilirsiniz. İşte uzun vadede kazançlı olacağımız nokta burası. … Gelin artık, öncelikle bir ayna fabrikası kurmaya ve gelecek yıl boyunca sadece ayna imal ederek onlara uzun uzun bakmaya gidiyoruz.
Ne yazmıştı Bradburry?
Her şeyin bir mevsimi vardı. Evet. Yıkmanın bir zamanı ve yeniden yapmanın bir zamanı. Evet. Susmanın bir zamanı ve konuşmanın bir zamanı. Evet, bu kadar. Fakat daha başka? Daha başka? Bir şey, bir şey…
Ve nehrin her iki kıyısında da, dallarında on iki tür meyve bulunan ve her ay aynı meyveyi veren, bir hayat ağacı vardı. Ve bu ağacın yaprakları uluslara şifa vermek içindi.
Kaynaklar:
Ray Bradbury – Fahrenheit 451
Kitâb-ı Mukaddes – Vaiz & Vahiy Bölümleri
Michel Foucault – Hapishanenin Doğuşu
Erich Fromm – Özgürlükten Kaçış
Mark Snyder –Kendini İzleme Teorisi
Nazım Hikmet – Kerem Gibi Şiiri

Nilgün Karataş, İstanbul’da doğdu. Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden mezun oldu. Henüz öğrenciyken çalışmaya başladı, Milliyet, Dünya, Akşam, Günaydın, Business Week Dergisi ve Hürriyet’te gazetecilik yaptı. İlk romanı Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar’ın yanı sıra birçok kolektif kitapta öyküleri yayımlandı. Bianet, Yeni Sinema Dergisi ve Suare Dergi’de yazıyor. İkinci üniversite olarak da felsefe okuyor.


