Selcen Gezgin
Evliliğinin ilk yılları, bir zafer sarhoşluğu gibi değil, huzurlu bir limana varış gibiydi. Her şey, toplumun o görünmez elinin çizdiği şablona uygundu. Sabahları ütülü gömleklerle çıkılan bir iş, akşamları anahtarın kilitte dönmesiyle başlayan o tanıdık koku ve hayatı paylaştığına inandığı bir kadın. Adam, akşam yemeğindeki porselen tabakların tıkırtısını sevginin müziği sanıyordu. Yoruluyordu, evet ama omuzlarındaki yükü, kurmakta olduğu yuvanın temeli zannediyordu.
O zamanlar sevildiğini sanıyordu.
Kadının gülüşünü, en sevdiği yemeği yapışındaki özeni, gelecek planları yaparken parlayan gözlerini birer kanıt olarak cebine koyuyordu. “Daha büyük bir ev,” derdi kadın, sanki bir sonraki durağın adıymış gibi. “Daha iyi bir araba,” derdi, bir mecburiyetten bahseder gibi. Adam ise bu hedefleri, birlikte çıkılacak bir merdivenin basamakları olarak görüp daha hızlı tırmanmaya başlardı. Kadının bu isteklere birer “şart” gibi baktığını, adamın ise onları “armağan” sandığını zamanın pası henüz örtmemişti.
Yıllar, adamın teriyle sulanan bir konfor getirdi. Ev büyüdü, koltukların kumaşları yumuşadı, perdeler daha ağır kadifelerle değişti. Ancak ev genişledikçe, aradaki mesafe de fark edilmeden açıldı. Başta küçük bir çatlak gibiydi; iş stresi denildi, yorgunluğa verildi.
Ama o çatlak, evin temeline kadar inmişti.
Sonra o kaçınılmaz gün geldi; rüzgâr tersine döndü. Adamın yıllarca ilmek ilmek ördüğü o finansal zırh delindi. Geliri kesildiğinde, adam sadece parasını kaybettiğini sanıyordu. Oysa o, evdeki meşruiyetini de kaybetmişti.
Evdeki hava bir gecede soğudu. Kadının sesindeki o yumuşak melodi, yerini mutfaktaki kör bir bıçağın porselene sürtünürken çıkardığı o rahatsız edici gıcırtıya bıraktı. Eskiden “canın sağ olsun” diyeceği yerde, şimdi “nasıl yaparsın?” diyen keskin bir bakış vardı. Adam artık bir hayat arkadaşı değil, işlevi bozulmuş bir ev eşyası muamelesi görüyordu. Masada karşılıklı otururken kadının gözlerinde gördüğü şey şefkat değil, bir yatırımın değer kaybetmesi karşısında duyulan o çiğ hayal kırıklığıydı.
Adam sustu.
Kırılmak için bile bir bağ olması gerektiğini anladığında, içindeki bir şeyleri sessizce kapattı. Tartışmaların içinde bile sevgi kırıntısı aradı ama bulduğu tek şey suçlamalardı. O ağır yükü yıllarca tek başına taşımıştı; şimdi yük biraz ağırlaşınca, kadının o yükün altına girmek yerine yükü bırakanı suçladığını gördü.
Sonra devran tekrar döndü. Adam, düştüğü o karanlık kuyudan tırnaklarıyla kazıyarak çıktı. İşler toparlandı, hesaplar doldu, konfor geri geldi.
Kadın da geri geldi.
Sesi yeniden o eski, ipeksi tonuna kavuştu. Tavırları düzeldi, sabahları yine o yapay ama sıcak gülüşle uyanmaya başladı. Sanki o buz gibi geçen aylar hiç yaşanmamış, o ağır sözler hiç söylenmemiş gibiydi. Kadın, adamın geri kazandığı “güce” yeniden sarılıyordu.
Bir akşam, her şeyin kâğıt üzerinde kusursuz göründüğü o sıradan anlardan birinde, adam masada kadını izledi. Kadın, salon için seçtiği yeni bir avizenin ne kadar şık duracağından bahsediyordu. Adam o an, kadının aslında hiç değişmediğini fark etti.
Değişen sadece şartlardı.
Adamın değeri, banka dekontlarındaki rakamlarla eşleştiği sürece geçerliydi. Kadın onu değil, onun sağladığı hayatı seviyordu. Bu bir yuva değil, bir ticarethaneydi ve kendisi sadece bir tedarikçiydi. İçinde büyük bir fırtına kopmadı ne bir bağırış ne bir hesap sorma isteği… Sadece mutlak bir sessizlik kapladı içini. Anlamıştı, bazı insanlar sadece güneşli havada yanınızda yürürler, çünkü gölgeye ihtiyaçları vardır.
Ertesi sabah her zamanki gibi hazırlandı. Gömleğini ilikledi, saatini taktı. Kapının önünde bir an durdu. Mutfaktan gelen kahve kokusuna ve kadının neşeyle mırıldandığı şarkıya kulak verdi. Bu düzen, onun kimliği üzerine değil, sunduğu imkanlar üzerine kuruluydu.
Kapıyı sessizce açtı. Arkasında ne bir not bıraktı ne de bir öfke. Çünkü bazı gerçekler o kadar çıplaktır ki, üzerine cümle giydirmek sadece vakit kaybıdır. Merdivenlerden inerken adımları her zamankinden daha hafifti.
Geriye bakmadı.
Çünkü artık biliyordu; insan, sevildiğini sandığı bir yanılgıda uzun süre konaklayabilirdi. Ama hiç sevilmediğini, sadece “kullanıldığını” anladığı o soğuk gerçeklikte bir saniye bile nefes alamazdı.


