Gülbin Pekel
Kahramanımız (ona bir isim verelim, mesela Selim) masasında oturmuş, taslak olarak kendi ölüm ilanını yazıyor. Gerçekten öleceğinden değil, anlatım tekniklerini denemek için. “Selim öldü” yazıyor. Sonra beğenmeyip değiştiriyor. “Selim, bir cümlenin öznesi olmaktan vazgeçti.” Bu daha şık oldu.
Burada yazar (yani Ben), Selim’in kederinin yeterince derin olmadığını fark ediyorum. Okuyucuya soralım: “Bir karakterin acı çekmesi için onun gerçekten var olması mı gerekir, yoksa iyi kurgulanmış bir hikâye yeterli midir?”
Birazdan Selim, mutfağa gidip bir fincan kahve alırken kırk yıllık vefasızlıkları yudumlayacak. Kederi bir duyguda değil, mutfak tezgâhındaki ekmek kırıntıları ile Oğuz Atay’ın bir cümlesi arasındaki boşlukta saklı:
“Hayatım, ciddiye alınmasını istediğim bir oyundu.”
– Atay, O. 1971/Tutunamayanlar –
“Bu alıntının alıntı olduğundan öykünün sonunda bahsetmeliydik.”
“Hayır! Kesinlikle satırın hemen yanına, yani metnin içine gömmelisin. Alıntıyı sona saklarsan bir kaynakça gibi durur. Selim kahvesini içerken alıntı onun zihninde dolaşmalı.”
O günlerde kahve karaborsaya düşüyor. Ama hangi günlerden bahsettiğini hatırlamıyor.Selim, pencereden dışarı bakıyor. Sokak lambasının altında bir kadın görüyor. Kadın hiç yazmadığım bir romanın yan karakteri. “Senin kederin bile sana ait değil Selim!” diye haykırıyor sırıtarak. “Hepsi daha önce yazıldı, hepsi daha önce hissedildi. Sen taklidin taklidisin!”
Selim gülümsüyor. Bu ironi hoşuna gidiyor. Masasına dönüyor ve az önce sildiği cümleyi geri çağırıyor. Ama bu kez sonuna bir dipnot ekliyor: “Selim’in ölümü kurgusaldı ama az önceki sayfa çevirme sesi senin yalnızlığındı.”
Selim, az önce sildiği “Bir cümlenin öznesi olmaktan vazgeçti” cümlesini geri çağırırken aslında bana dikleniyor. Öyle ya, bir yazarın en büyük kâbusu, yarattığı karakterin “Ben artık senin cümlelerine sığmıyorum,” deyip masadan kalkmasıdır. Belki de o yükünü taşımaktan yoruldu, ben de onu var etme kibrimden.
“Her şeyi ölçmeye çalışırken senin terazin bozuldu.”
Sokak lambasını mesken tutmuş kadın. Kimdi o? Zihnimin bir kuytusundan ayaklanmış bir hatıra mı? Kadın aslında Selim’e değil, sana bakıyordu: “Sen buradasın sevgili okuyucum, ben neredeyim acaba?”
Selim gülümsüyor. “Bak Beni yazarken yine Atay’ın kelimelerine sığındın,” diyen alaycı bir gülüş bu. Şimdi yazar olarak ben, Selim’in elinden kalemini alıyorum. Bu zorbalık değil, ikimizin de bildiği sessiz teslimiyet. Çünkü asıl mesele, bu kurgunun kimin elinden çıktığını bilmek değil, bu belirsizliğin ortasında durmayı becerebilmektir. Okuyucu, Selim’in gerçekten ölüp ölmediğini merak etmiyor artık. Okuyucu, bu soruyu soran iradenin etten kemikten mi yoksa küflü satırlarından mı oluştuğunu anlamaya çalışırken, aslında kurgunun en büyük tuzağına teslim oluyor.
Dürüst olalım, Selim’i öldürmeyi beceremedim. Ben burada kelimelerle oynarken Selim çoktan fincanını mutfağa bıraktı, hırkasını aldı ve gitti. Kapıyı da üzerimize kilitledi.
İçeride kim kurgu, kim gerçek, kim kime itaat ediyor artık bu senin meselen.
Güle güle Selim, hoş geldin yabancı…

Tekirdağ’da başlayan yolculuğunu; toplumu sosyolog titizliğiyle gözlemleyerek, insan ruhunu aile danışmanı derinliğiyle çözümleyerek sürdürüyor. Biriktirdiklerini bir öğretmenin berraklığıyla aktarırken, tüm yolları ‘yaratma ve yazma’ tutkusuna çıkıyor. Modern dünyanın hengamesi içinde kaybolan ‘insan’ı bulup çıkarmak ve onu kelimelerle yeniden inşa edebilmek için çok çalışıyor.

