Güzin Arar
Başhekimin odasında beklerken dakikalar geçmiyor. Yaşamın ve ölümün tüm olasılıklarının, bütün umutlar ve bütün umutsuzlukların aynı anda hücum ettiği koltuklarda beklemek arafın ta kendisiydi. Cahit’le birbirimizin gözlerinden medet umarak bakışırken, birkaç dakika sonra düşeceğimiz uçurumdan habersizdik. Umay’ın ağır bir kaza geçirdiği haberi gelince, hastaneye nasıl geldiğimizi bilememiş, üstüne bir de bizi kapıda karşılayan başhekim ve bir grup doktor kısa bir açıklamayla bizden acele ameliyat izni için imza alınca paniğimiz katlanmıştı. Ve saatlerdir bu bilgi dışında ne olduğuna dair en ufak bir şey söylenmemişti.
Zaman… Geçmesini istediğinizde nasıl da sonsuza doğru genişleyen bir karanlık oluveriyordu.
Başhekim kapıda göründüğünde, biz çoktan hazır ol vaziyetine geçmiş, endişeyle yüzünü, hareketlerini izlemeye başlamıştık. Canı sıkkın, hem de çok sıkkın gibiydi. İyice endişelendik.
“Oturun lütfen, rahatsız olmayın”
“Doktor Hanım, neler oluyor, durumu çok mu kötü?” Daha oturmasına izin vermeden soruyu sormuştum, yerimde duramıyordum. “Umay’ın on gün sonra Berlin Filarmoniyle konseri vardı, yetişmesi mümkün olamayacak mı?” İnsanın kaygı düzeyi artınca nasıl saçmalarsa, öyle saçmalıyordum. Neyse ki, doktor durumumun iyi olmadığını anlamış, sakin tutmaya çalıştığı sesiyle,
“Pelin Hanım, kızınız Umay oldukça ağır bir kaza geçirdi. Sol el ve parmaklar kırık. Parçalı ve ağır bir kırık olduğu için el cerrahı olan yakın bir arkadaşımı çağırdım. Şimdi… Aman Pelin Hanım dikkat!!! Şöyle uzanın muayene yatağına…” Hafif bir baygınlık geçiriyordum. Bilincimi kaybetmemek için kendimi o kadar sıkıyordum ki, dişlerimin birbirine sürtündüğünü hissediyordum… Beş dakika uzandıktan sonra, yavaşça kalkarak tekrar doktorun karşısındaki koltuğa oturdum. Beynim boşalmıştı, doktora ne soracağımı dahi bilemez haldeydim.
“Pelin Hanım, şu anda ameliyat devam ediyor, eli düzelecek, sadece biraz zaman alacak. Ancak elinden daha önemli bir sorunun işaretleri var ve bunu sizlere anlatmak zorundayım. Bizi zorlu bir süreç bekliyor olabilir, çok zor bir şey istiyorum sizden ama olabildiğince soğukkanlı kalmak zorundasınız.”
Bundan daha kötü ne olabilirdi, yan flütte bir dünya virtüözüydü Umay ve Berlin Filarmoni ile vereceği konsere on gün kala sol elini kırmıştı. Flüt kızımızın hayatıydı, ya tekrar eskisi gibi kullanamazsa elini, nasıl yaşayacaktı? Henüz altı yaşındayken duyduğu yan flüt sesine vurulmuş, adeta transa geçerek dinlemişti. Sonraki yirmi yıl özel dersler, hocalar, konservatuar, üstün yetenek başarıları derken baş döndürücü bir hızda kazandığı uluslararası şöhret babasıyla beni gönendirmişti. Bazen yemeden içmeden oniki-onbeş saat çalıştığı günler olur, babasıyla müdahale etmek zorunda kalırdık.
Endişeyle başhekimin ağzından çıkacaklara kilitlenmiştik. Başhekim konuşmakta zorlandıkça benim kaygım artıyor, kalbim adeta ağzımdan fırlayacak gibi çarpıyordu. Doktorun yüzü kireç gibiydi. Ameliyatın çok riskli olduğunu, bir daha flüt çalamayacağını söyleyecekti belki de. Aman Tanrım, bu kadar tutkuyla süren bir kariyerin sonu bu kadar erken, bu kadar acı olamazdı.
Ağzından dökülen ilk kelimeleri önce algılayamadık. “Pelin Hanım, Cahit Bey, beden bütünlüğü kimlik bozukluğu hakkında daha önce herhangi bir şey duydunuz mu? Duymamanız çok doğal çünkü çok çok nadir görülen bir sendromdur. Ben şahsen bugüne kadarki meslek hayatımda karşılaşmadım. O kadar üzgünüm ki, bunu size anlatmanın kolay bir yolu yok maalesef. Psikiyatri bölümüyle birlikte yaptığımız değerlendirmeye göre kızınızda bu sendromun gelişmiş olması ihtimali çok yüksek.
“Ne demek bu doktor hanım, hiçbir şey anlamadım ben”
“Baştan alayım Pelin Hanım. Kızınızın eli geçirdiğini söylediği kaza ile kırılmamış. Spor salonunda 20 kiloluk ağırlığın elinin üzerine düşmesine göz yummuş. Yani aslında kendisi kırmış elini. Adli bir vaka kabul edildiği için bunu görenlerin ifadesinden öğrendik biz de.
Nefesim kesildi, konuşmak istiyordum ama dudaklarım felç olmuştu. Nasıl baktıysam yüzüne, doktor sözünü yarıda keserek yerinden kalktı, yanıma geldi. “Tamam Pelin Hanım, sakinleşelim biraz, derin nefes alın, renginiz soldu, hemen bir dilaltı verelim size. Biraz sonra devam ederiz.”
“Hayır hayır lütfen Doktor Hanım, rica ediyorum susmayın, öğrenmek istiyorum. 27 yaşında bir insan neden kendine böyle bir şey yapar, lütfen yardım edin, ben ben aklımı yitireceğim…”
“Tamam, yalnız biraz sakinleşelim. Siz metanetli olmazsanız Umay’a yardım edemeyiz.
Bu acıyla nasıl ağrı şokuna girmedi bilmiyorum ama ambulansta, “İstemiyorum, kesin, bana ait değil, tiksiniyorum” diye yarı baygın sayıklamış. İlk etapta anlamsız olabilecek kelimeler gibi dursa da, ameliyata alınmadan önce söyledikleri ile bu sendromun belirtilerini verdi.”
“Ne demek kesin tiksiniyorum?!! Siz ne dediğinizin farkıda mısınız doktor hanım? Çektiği ağrı yüzünde bilinçsizce edilmiş kelimeler bunlar. Bir insan sağlıklı bir uzvunun kesilmesini nasıl isteyebilir, bunu kabul etmem mümkün değil.” Artık mantığımı yitirmiş, hem bağırıyor hem ağlıyordum.
“Pelin Hanım, bu oldukça ağır ruhsal bir rahatsızlık. Tıbbın bir noktadan sonra çaresiz kaldığı alanlardan biri. Böyle bir histeriyi neyin tetiklediğini bilmiyoruz, beyin kimyası mı, şizofreni benzeri genetik nedenler mi, yoksa dışsal etkiler mi, kesin olarak henüz tespit edilememiş bir durum. Belki hepsi birden. Kabullenmenin ne kadar zor olduğunu biliyorum. Ancak bundan sonra Umay için seçilecek en doğru tedavi protokolünü belirleyebilmek için sizlerin sağlam durmasına çok ihtiyacımız var. Sağlıklı bir uzva ampütasyon tıp etiğine uygun bir şey değil zaten, bu ülkede bunu yapacak bir doktor yok merak etmeyin.
“Neler diyorsunuz doktor hanım, ampütasyon ne demek, aman Tanrım. Bu çılgınlık, böyle bir istek nasıl olabilir, delireceğim.
“Bakın, bu kompleks bir nöro-psikolojik rahatsızlık. Umay takıntılı biçimde sol elinin vücudunun bütünselliğini bozduğuna inanıyor. Ona göre sol eli vücuduna ait değil, onu bir ur gibi algılıyor. Öncelikle onun bu algı kaymasını delilik veya saçmalık olarak nitelendirmeyeceğiz, özellikle onunla konuşurken buna çok dikkat etmelisiniz. Çünkü bu algılama şekli onun elinde olan bir durum değil. Psikanalitik tedavi ile ilaç tedavisi eş zamanlı gidecek. Uyarmam gerekir ki, yolumuz uzun ve meşakkatli. Bu süreçte sizlerin de ruhsal olarak desteklenmesine ihtiyaç duyacağız. En önemli şey, sağlam uzvunun kesilmesiyle vücut bütünlüğü algısına kavuşacağının garantisi olmadığını ve bu işlemin geri dönülmez bir işlem olduğunu ona göstermek.”
Ben kendimi kaybetmiş gibi konuşup, doktoru bombardımana tutarken, Cahit’i tamamen unutmuştum. Baştan beri sadece göz yaşı döktüğünü o anda fark ettiğimde, “Cahit Allah aşkına sen de bir şey söylesene, çıldıracağım” diye çıkışmış, suskun ama derin kederini görememiştim.
“Pelin Hanım, sizler şu anda büyük bir şok yaşıyorsunuz ama önümüzdeki dönemde Cahit Bey’le birbirinizi desteklemeniz gerekecek. Bu yüzden bu depremin ilişkinizi yıpratması ihtimaline karşı da dikkatli olmak çok önemli.”
Zorlu geçen iki aydan sonra bir öğle üzeri Pelin hafifçe Umay’ın oda kapısını tıklatmış, ses gelmeyince kaygıyla yavaşça kapıyı açarak başını içeri uzatmıştı. Umay sırtı kapıya dönük yatağında uyuyordu. Tatlı esintili bir bahar güneşi, yastığa dağılmış uzun kumral saçlarına vurmuş, sargılı eli narince bel oyuğuna yerleşmişti. Galway Bach çalıyor, meltemle dalgalanan tül perde müziğe eşlik ediyordu. Bu görüntüde sonsuz bir huzur olsa da, bir anne olarak yataktaki derin kederi bunca zamandır görememiş olmasına içi yandı. Bu karanlık yolun sonunda sahici bir huzurla buluşabilecek miydi kızı?
Tutkularımız gerçekte bize mi aitti? Yoksa bir travma, ruhsal bir karmaşa, kabul görme arzusu ya da derin bir hayal kırıklığının üzerimize giydirdiği ateşten gömlek miydi? Belki sevgisizliğin getirdiği bir aşırılıktı, ihtirasa kardeş; insanın dengeye kodlanmış ruhuna uymayan bir anomali belki de… Oysa, bu anomali üstüne binlerce yıldır güzellemeler yapılagelmiş, tutkusuz insan çolak, eksik ilân edilmişti.
Fakat tiksinmek öyle miydi? O özümüzden sızan, sadece bize ait makyajsız, maskesiz tepkilerimiz. Bize dayatılanlara karşı varoluşumuzun isyanı çoğu zaman. Belki bizi birçok tehlikeden, kötülükten, kötü olmaktan alıkoyan sezgisel bir kalkan. Bazen de bize vicdanımızı hatırlatan iç sesimiz tiksinmek, Lady Macbeth’in ellerindeki kandan yükselen çığlık gibi.
Oysa tutkunun ve tiksinmenin korkuluksuz burçlarında gezinmeden de seçenekler mevcuttu insan için. Bu geniş yelpazede, çalışmak, anlam yaratmak, varlığının anlamını bulmak, azim vardı. Ve nihayet dengeyle gelmiş sakin bir başarı ve sevgi vardı.
Tutku bir çağlayan gibiydi, o sadece coşkun akar, aşındırdığı kayayı, parçaladığı dalları umursamazdı. Nasıl deli akan bir ırmağın doğasında empati yeteneği yoksa tutkular da verdiği zararları düşünmez, sadece akardı. Umayı’ın çılgın ırmağı da artık denizine kavuşmak istiyordu.
Sahip olduğumuz yetenek her zaman bu dünyadaki varoluş nedenimiz değildi. Umay da belki sadece müziği içine alıp, onu ruhuyla kutsamak için gelmişti bu hayata; o küçük kız çocuğu gibi sadece dinlemek için belki de.

Güzin Arar, Ankara’da doğdu. Lisans ve yüksek lisans eğitimini ODTÜ Çevre Mühendisliği Bölümü’nde tamamladı. 1993-2007 yılları arasında, büyük bölümü Çevre Bakanlığı’nda olmak üzere, çevre diplomasisi, uluslararası çevre politikaları ve sürdürülebilir kalkınma alanlarında görev yaptı. İlk öykülerini üniversite yıllarında kaleme aldı. 1999-2000 yılları arasında Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı’nda (UM-AG) Yaratıcı Yazarlık Eğitimi’ni tamamladı. Ardından Ankara’da kurulan Sokak Yazarları Grubu’na katıldı. Bu grubun yayımladığı çeşitli dergi ve kolektif kitaplarda öyküleri yer aldı.2008-2020 yılları arasında, eşinin görevi nedeniyle bulunduğu farklı coğrafyalarda resmî temsil görevlerinin yanı sıra çeşitli kadın ve sanat kuruluşlarında gönüllü çalışmalar yürüttü. İlk öykü kitabı Saçlarıma Yağan Can Taneleri, 2015 yılında, Deneme türündeki ikinci kitabı Ben de Denedim ise 2022 yılında okurla buluştu. Farklı türlerde yazmayı sevse de kendisini öncelikle bir öykücü olarak tanımlamayı tercih ediyor. Yaşamını İstanbul’da sürdüren Arar, evli ve bir çocuk annesidir.

