Zeynep Pınarbaşı
Benim yıllar öncesinde oldu. Bir gün arkadaş ortamında insanlar ve bulunduğumuz ortam sonrası eve geldiğinde içimdeki anlamlandırmadığım his bana “Bulantı” kitabını okumam gerektiğini söyledi.
Jean Paul Sartre’ın “Bulantı” kitabı benim için başucu kitaplarından biriydi. İlk okuduğumda normal bir roman olarak okudum. Hatta Sartre’ın kim olduğunu bile bilmiyordum. Sonraki dönemlerde ara ara bu kitaba döndüm. Bir anda içimde Bulantı kitabını yeniden okuma isteği doğuyordu.
Yıllar sonra felsefecilerin anlatıldığı bir sempozyumda bu kitaptan ve içeriğindeki derinlikten bahsedince eve gelip “canım kitap çekiyor,” demenin sebebini anladım.
Bulunduğum ortamda duyduğum tiksinti hissi, beni yeniden o kitabı okumaya yönlendiriyordu. İnsanlar, ortamlar, konuşmalar, yaşananlar okuduğumda anlam buluyordu. Uzun yıllar sonra sebebini anlayınca bir daha okumak istedim. Bu duygunun nereden geldiğini çözmüştüm. Kabul edemediğim tutkuların da sonuydu bu kitap. Birbirine zıt ama eş değer bu iki duygunun birleşiminde sonuca vardığım yer hep Sartre oldu.
Peki beni buraya sürükleyen bu roman neyi anlatıyor?
Romanın baş karakteri Antoine Roquentin’in nesnelerle ve varoluşla olan ilişkisindeki köklü değişimi anlatır. Roquentin, eşyaların tanıdık anlamlarını yitirerek kendisine yabancılaşmasından kaynaklanan ve “Bulantı” adını verdiği bir huzursuzluk deneyimler. Günlük şeklindeki yazıları aracılığıyla, hayatın rastlantısallığını, geçmişin uçuculuğunu ve insanın bir hikâye anlatıcısı olarak gerçekliği nasıl kurguladığını sorgular. Bouville adlı kasabada tarihsel bir araştırma yürüten yazarın, varlık ve zaman karşısındaki derin yalnızlığı ile nesnelerin ürkütücü somutluğu karşısındaki dehşeti çarpıcı bir dille aktarılır. Bu pasajlar, varoluşçuluk felsefesinin temel kavramlarını bireyin iç dünyasındaki sarsıntılar üzerinden somutlaştırır.
Roquentin için tiksinti, nesnelerin alışılagelmiş araçsal işlevlerinden sıyrılıp kendi çıplak varoluşlarını ona dayatmasıyla başlar, deniz kıyısında eline aldığı bir çakıl taşı onda “tatlımsı bir bulantı” ve tiksinti hissi uyandırır. Roquentin, nesnelerin ona “dokunduğunu” hissettiği anlarda onlardan canlı hayvanlarmış gibi korkmaya ve iğrenmeye başlar. Bir kapı kolu veya bir bira bardağı bile, işlevsel bir eşya olmaktan çıkıp Roquentin’in varlığını kuşatan, ona yabancı birer kütleye dönüşür.
Bunları okuduğumda bazı cansız nesnelerin de benim için korkutucu canlılara benzediğini düşündüm. Kadifeye dokunamayan insanlar, soğuk metallere yaklaşamayanlar, bazı bardaklardan su içemeyenler. Çay içerken ince belli formatında ama kulplu olan bardaklardan ne kadar iğrendiğim aklıma geldi. Sonuçta içinde çay vardı ama o bardaktan içmek bulantı hissimi artıyordu. Buna benzer birçok nesnenin benim için canavarlaştığını fark etmek bazen canımı sıkıyor.
Roquentin’in tiksintisi dış dünya ile sınırlı kalmaz; aynada kendi yüzüne baktığında derin bir öz-tiksinti hisseder. Kendi yüzünü insani özelliklerden uzaklaşmış, “bitkisel bir dünyanın kıyısında” veya “polipler düzeyinde” bir varlık olarak betimler. Kendi bedeninin yumuşaklığı, terlemesi ve durdurulamaz bir şekilde varoluşunu sürdürmesi, onda vıcık vıcık bir maddeye hapsolmuşluk hissi yaratır. Tiksinti, varoluşun şekilsiz, kontrol edilemez doğasına yönelir.
Hepimiz biraz Roquentin gibiyiz aslında. Bazen ellerimiz, gözlerimiz bize ait değiller gibi hissederiz. Yüzüme baktığımda kendimi tanıyamadığım zamanlarım çok olmuştur. Bazen sevdiğim birine bakarken bu hissi yaşarım aslında bir tiksinti değil ona karşı olan ama bakarken ona karşı yaşadığım yabancılaşma kendimdeki bu uzaklaşma hissini tiksintiye dönüştürür.
Bir de başkalarına olan hislerimiz vardır. Roquentin de varolmaya hakları olduğuna inanan ve bu gerçeği yasalarla maskeleyen burjuva kesiminden, yani “namussuzlar” (salauds) olarak adlandırdığı kişilerden tiksinir. Müzedeki portreleri incelerken, bu insanların varoluşun “fazlalık” olduğu gerçeğini görmezden gelerek kendilerini “gerekli” saymalarını büyük bir sahtekarlık olarak görür. Benzer şekilde, Kitap Kurdu’nun temsil ettiği körü körüne insan sevgisi ve hümanizm, Roquentin’de kusma isteği uyandıracak kadar şiddetli bir tiksinti yaratır. Ona göre insanı soyut bir kavram olarak sevmek, varoluşun saçmalığını örtbas etmektir.
Son zamanlarda yaşadığımız insan ilişkileri açısından ne kadar tanıdık bir his aslında. Görünür olmak, görünür olmaya çalışmak insanların başka taraflarını gün yüzüne çıkardı. Utanma duygusunun üstünü örtüp sere serpe bir yaşantıyla karşıma çıkan insanları sosyal medyada Roquentin gibi izliyoruz. Bizlere başkasının adına utanmayı öğrettiler.
Kitapta tiksinti duygusunun doruk noktası, parktaki kestane ağacı kökü ile karşılaşma sahnesidir. Burada Roquentin, nesnelerin isimlerinin ve anlamlarının tamamen yok olduğunu, geriye sadece “vıcık vıcık, yapışkan bir reçel gibi” her yeri kaplayan varoluşun kaldığını fark eder. Bu sahnede her şeyin “nedensiz” ve “fazladan” olduğu gerçeği, tiksintinin asıl kaynağı olarak belirir. Varoluşun bu müstehcen ve çıplak bolluğu, Roquentin’in dünyadan iğrenmesine neden olan temel olgudur.
Roquentin için tiksintiden tek kaçış yolu, varoluşun yumuşak ve yapışkan doğasına zıt olan “sert ve temiz” bir gerçeklik bulmaktır. Bir caz ezgisindeki (Some of these days) saksafon notasının varoluşun dışında, zamanın ötesinde ve “fazlalıktan arınmış” olması, ona bir tür kurtuluş umudu verir. Roquentin, kendi geçmişinin tiksindirici yumuşaklığından kurtulmak için, bir saksafon notası gibi “çelik gibi sert ve saf” roman yaratma kararı alır.
Kelimelerimiz de bizim kurtuluş umudumuz. Bir kâğıda, deftere, bir kitabın köşesine, bilgisayara yazdığım her yazı içimi arındıran bir kutsal su gibi. Okuduklarımı anlamak, anladıklarımı yorumlamak ve onların üzerinden kâğıda geçirmek kestane ağacının kökündeki vıcık vıcık yapışkan histen kurtarıyor beni.
Ondandır ki uzun zamandır canım Bulantı kitabını çekmiyor. Tiksinti duygusunun en yoğun yaşandığı bu kitap her daim başucu kitabı, okumasam bile zaman zaman sayfalarını karıştırdığım, okuma lambasının altına koyup bazı geceler birkaç sayfa çevirip okuyup uyuduğum bir yoldaş artık.
Bunca yazının üzerine sanırım bir kez daha okumak gerekiyor. İçimizdeki tiksintileri salıp tutkulara kapılmanın vakti geldi de geçiyor.

Zeynep Pınarbaşı için her şey mektuplarla başladı. Sonra şiirler geldi. Ardından iç dökmeler… Yıllar kelimeleri kovaladı, o da peşinden gitti. Şimdi sırada öyküler var. Yazdı, yazıyor.


