Nihal Turan Yurdabak
Ev insanın içine çöken bir sessizliği giyinmişti o gece. Tavandan sarkan lambanın loş ışığı, çekmeceyi ince bir çizgi gibi aydınlatıyor, gölgesi duvarlarda ürkekçe titriyordu. Yıllardır o çekmeceyi açmamıştı. Korkudan değildi bu. Yüzleşmenin içini altüst edeceği bir dürüstlük ihtimaliydi onu uzak tutan. O gece bir başkaydı. İçi ile dışı birleşmiş, içindeki seslerle dışarıdaki sessizlik birbirine karışmıştı. Bir sükûnet, bir teslimiyet… sonunda uzandı eli kulpa. Çekmece ağır bir nefes gibi açıldı usulca. İçindekiler yıllar önce zamanın ellerinden kaçmış gibi, bıraktığı yerde öylece duruyorlardı. Kapağı yırtılmış bir kitap, bir kalem. Bir de kurumuş birkaç çiçek duruyordu. Sanki yıllar, bu eşyaların yanında tutunup hâlâ nefes almaya devam ediyordu.
Kitabı eline aldı. İp ayracı kaldırdığı an, zaman geri çekildi. Geçip giden yılları tam da burada, o sayfada buldu. Yedi yaşında bir kız çocuğu duruyordu karşısında. Dağınık sapsarı saçları, elindeki ekmek parçası ve utangaç bir tebessüm ile bakıyordu kameraya. Üzerinde turuncu çiçekli fistan, ayağında beyaz lastik ayakkabıları vardı. O ayakkabıları çok iyi hatırlıyordu. İp atlarken lastiklerin toprağa her değdiğinde küçücük bedenine nasıl cesaret verdiğini, ipin hızla dönüp gözden kaybolduğunu, mahalledekileri o lastik ayakkabılar sayesinde yendiğini… Arka planda evlerinin bahçesi, biraz ileride Ağrı Dağı bütün görkemiyle görünüyordu. Renklerin tümü yansıyordu resme. Fotoğraf, sadece bir anı değil, bütün mevsimleri taşıyan bir ömrün haliydi.
Derin bir nefes aldı. Çıplak ayakla toprağa basarak koştuğu günlerin coşkusunu hatırladı. Ve sonra, kaçırdığını düşündüğü her şey usulca dizildi omuzlarına. “Keşke” ler birer misafir gibi sıraya girdi.
Keşke babası biraz daha az çalışsaydı. Sarılışlarını çoğaltsaydı. Koynuna alıp Fatmacık masalını anlatırken, uykusuna yenilip yarıda kesmeseydi.
Keşke annesi gece yarılarına kadar odun ateşi ile harlanan o tencerelerde pişen domates salçalarının başında durmasaydı. O kırmızı ezik büzük, kokusu ağır domatesler annesinin zamanını çalıp ayırmasaydı.
Keşke her evden yükselen hızar sesleri hayatın canlılığını kesmeseydi.
Keşke sessizliğe razı olmasaydı, avazı çıktığı kadar bağırsaydı. Konuştukça boğazı kurusa bile susmasaydı.
Keşke büyüdükçe hayallerini küçültmeseydi.
Ama fotoğraftaki o sarışın kız… gözlerindeki ışık “Keşke” lerin arasında “İyi ki“ leri de hatırlatıyordu.
İyi ki salıncağın en yüksek yerinden düşmekten korkmamış, rüzgârın tenine dokunduğu yerde yeniden yükselmeyi denemişti.
İyi ki sessizlikler içinde kendine bir yol açmıştı.
İyi ki kardeşleri ile yastık savaşlarında kaybedip, kahkahalarında kazanmıştı.
İyi ki çamurda bata çıka oyunlar kurup, hayallerini de yoğurmuştu.
İyi ki en zor günlerinde bile içindeki çocuğu öldürmemişti.
İyi ki üniversiteye giderken bambaşka biri olarak döneceğine inanmıştı.
Çekmecedeki kurumuş çiçeklerden biri ilişti eline. Lise yıllarında okuduğu “Kumral Ada Mavi Tuna” kitabına duyduğu hayranlıkla kuruttuğu çiçekler… O zamanlar yazmayı düşlerdi. Adını taşıyan bir kitabın raflarda durmasını, bir hikâyenin kalplerde ısıtıcı bir iz bırakmasını… sanki o çiçek, yıllarca saklanan o arzunun solmamış tarafını tutuyordu.
Fotoğraftaki kıza fısıldadı: “Belki hâlâ geç değildir.”
Çekmecede bulduğu tek şey geçmiş değildi. Geleceğin cesareti de oraya sinmişti… Yıllar önce aklına düşmüş ama bir türlü cesaret edemediği ne varsa, hepsi bu fotoğraftaki çocuğun gözlerinde yeniden parlıyordu.
Fotoğrafı masaya bıraktı. Fakat çekmeceyi kapatmadı. Aksine sonuna kadar açtı. İçindeki eşyaların tozunu sildi, yerlerini değiştirdi, düzenledi. Bu sefer öylesine gelişi güzel değil, yerli yerinde… Bu sadece eski bir çekmeceyi temizlemek değildi. Kendi yaşamının çekmecesini düzene sokmaktı.
Gece uzadı, saatler ilerledi. Ay ışığı pencereye vururken bir gerçeği fark etti:
Geçmiş boynuna ağırlık yapan bir yük değilmiş. Bir yankıymış. Ve o yankıyı duymaktan kaçmadığında, gelecek daha berrak, daha okunur bir sese dönüşüyormuş. Hayat, bazen yıllarca açmaya korktuğun bir çekmeceden çıkar… Ve seni çekmeceye çağırır.


