TUBA AYŞE ÖZGÜR İLE KIRIK YANSIMALAR ÜZERİNE
Röportaj – Melis Melek
Öykü, deneme ve fotoğrafı aynı anlatı evreninde buluşturan Kırık Yansımalar, alışılmış tür sınıflandırmalarının dışında duran özgün bir çalışma. Tuba Ayşe Özgür’ün dokuz öykü ve dokuz denemeden oluşan metinleri, fotoğraf sanatçısı Nihal Gündüz’ün görsel anlatısıyla birleşerek yalnızca okunmayan, aynı zamanda görülen ve düşünülen çok katmanlı bir deneyime dönüşüyor. Hafıza, beden, çocukluk ve kırılganlık temaları etrafında örülen kitap, türler arasındaki sınırları geçirgen hâle getirirken okuru da metin ile görüntü arasında aktif bir yolculuğa davet ediyor. Türk edebiyatında öykü, deneme ve fotoğrafı eşit ağırlıkta bir araya getiren nadir örneklerden biri olan Kırık Yansımalar, yalnızca içerdiği metinlerle değil, önerdiği yeni okuma biçimiyle de dikkat çekiyor. Tuba Ayşe Özgür ile bu özgün yapının ortaya çıkış sürecini, hafızanın kırık yüzeylerinde dolaşan karakterleri ve edebiyatın yeni ifade imkânlarını konuştuk.

- Kırık Yansımalar boyunca parçalanmışlık yalnızca bir tema değil, aynı zamanda anlatının kurucu ilkesi gibi görünüyor. Sizce insanı oluşturan şey bütünlük mü, yoksa kırık parçaların bir aradalığı mı?
Sanırım insanı oluşturan şey tam da o kırık parçaların bir aradalığı. Hayat boyunca yaşadıklarımız, kaybettiklerimiz, hatırladıklarımız ve unuttuklarımız bizi sürekli yeniden kuruyor. Bütünlük dediğimiz şey çoğu zaman sonradan oluşturduğumuz bir hikâye. Oysa içimizde çocukluk, korkular, arzular, kayıplar ve sessizlikler yan yana duruyor. Kırık Yansımalar biraz da bu parçaların birbirine değdiği yerleri görünür kılma çabası diyebilirim. Bir eşya ya da bir mekân hiçbir şey ifade etmezken çok fazla duyguya sahip olabilir. Ya da bir nesne işlevsizdir belki ama içinde dünyaları saklıyordur.
- Bu kitapta öykü ile deneme birbirinin sınırlarına girip çıkıyor. Türler arasındaki bu geçişler sizin için bir anlatım tercihi mi, yoksa anlatmak istediğiniz şeyin doğal sonucu mu?
Önce öyküler oluştu. Ama öyle bir yerde denemeler de kendiliğinden geldi. Sonra bu yapıyı ve yeni bir şeyler yapmanın tadını sevdim. Sonunda ikisinin birbirini tamamladığı bir yapı ortaya çıktı. Bu nedenle kitabı türler arasında kurulmuş bir köprü olarak görüyorum.
- Hafıza, kitap boyunca güvenilir bir alan olmaktan çok sürekli dönüşen bir yapı olarak karşımıza çıkıyor. Sizce hatırlamak, gerçeğe yaklaşmak mıdır yoksa onu yeniden kurmak mı?
Ben hafızanın sabit bir arşiv olduğuna inanmıyorum. Her hatırlayışta geçmişi biraz yeniden yazıyoruz. Aynı olaya yıllar sonra baktığımızda başka ayrıntılarla çıkıyor, başka boşluklar oluşuyor. Bu nedenle hatırlamak benim için gerçeği bulmaktan çok onunla yeniden ilişki kurmak anlamına geliyor demeliyim.
- Metinlerde sık sık eşiklerde duran karakterlerle karşılaşıyoruz. Kapılar, koridorlar, aynalar ve geçiş alanları neden yazı evreninizde bu kadar belirleyici?
Çünkü insan hayatının büyük kısmı eşiklerde geçiyor. Çocukluk ile yetişkinlik arasında, geçmiş ile bugün arasında, kalmak ile gitmek arasında. Eşikler bana dönüşümün en görünür hâlini söylüyor. Ölümle yaşam arasında ki ince çizgiler gibi. Aynalar, kapılar ve koridorlar da bu geçişlerin sembolleri olarak doğal biçimde metinlere yerleşiyor.
- Kırık Yansımalar bir yanıyla kişisel, diğer yanıyla kolektif bir hafızaya dokunuyor. Bireysel hikâyeler ile toplumsal hafıza arasındaki ilişkiyi nasıl görüyorsunuz?
Bir insanın hikâyesi hiçbir zaman yalnızca ona ait değildir. Kendi çocukluğumuzu anlatırken bir dönemin sokaklarını, aile yapısını, korkularını ve suskunluklarını da anlatırız. Bu nedenle bireysel hafızanın içinde daima toplumsal hafıza saklıdır. Kitapta da kişisel olanın içinden ortak yaralara ve ortak sessizliklere ulaşmaya çalıştım.
- Nihal Gündüz’ün fotoğrafları kitapta yalnızca görsel bir eşlikçi değil, adeta ikinci bir anlatıcı gibi duruyor. Yazı ile fotoğraf arasındaki bu diyaloğu nasıl tanımlarsınız?
Fotoğrafların metni açıklamasını istemedim. Tam tersine, yeni sorular açmasını istedim. Nihal Gündüz’ün fotoğrafları metinlerin içine yerleşen sessiz bir anlatıcı gibi çalışıyor. Bazen metni destekliyor, bazen ona itiraz ediyor, bazen de görünmeyen bir katmanı ortaya çıkarıyor. Bu nedenle kitabı iki sanatçının ortak hafıza alanı olarak görüyorum.
- Günümüz dünyasında görüntüler çoğalırken derinlik hissi azalıyor. Sizce edebiyat hâlâ görünmeyeni görünür kılma gücüne sahip mi?
Evet, çünkü edebiyat görünenden çok görünmeyenle ilgileniyor. Bir fotoğraf ya da ekran görüntüsü bize bir anı gösterebilir ama o anın içindeki sızıyı, sessizliği ve duyguyu ancak dil açığa çıkarabilir. Bu nedenle edebiyatın hâlâ vazgeçilmez olduğuna inanıyorum.

- Kırık Yansımalar türler arasında dolaşan yapısıyla alışılmış okuma deneyiminin dışına çıkıyor. Okurun bu kitaba nasıl yaklaşmasını, nasıl bir okuma biçimi geliştirmesini istersiniz?
Kitabın başından sonuna doğrusal bir yol izlemek zorunda değiller. Bir fotoğrafta durabilir, bir denemeden bir öyküye geçebilir, sonra yeniden geri dönebilirler. Okurun da kendi yolunu bulmasını isterim.
- Bu kitabın yıllar sonra dönüp bakıldığında Türk edebiyatındaki yerinin ne olmasını umuyorsunuz? Sizce Kırık Yansımalar hangi boşluğa temas ediyor?
Bunu zamana bırakmak gerekir. Ancak Kırık Yansımaların öykü, deneme ve fotoğrafı eşit ağırlıkta buluşturan yapısıyla yeni bir okuma deneyimi önerdiğini düşünüyorum. Eğer yıllar sonra hatırlanacaksa bunun nedeni yalnızca anlattıkları değil, anlatma biçimi olacaktır. Kitabın, türler arasındaki duvarların giderek inceldiği bir edebiyat anlayışına küçük de olsa bir katkı sunmasını umuyorum.


